IMDB Puanı   : 6,7
Oy Sayısı         : 571
Süre                : 1 Saat 45 dakika
Çıkış Tarihi     : 12 Nisan 2018 Perşembe, Yapım Yılı : 2018
Türü                : Drama,Tarih
Taglar             : sanatçı,yazar,gay artist,Biyolojik,period
Ülke                : Almanya,Belçika,İngiltere,İtalya
Yönetmen       : Rupert Everett (IMDB)
Senarist          : Rupert Everett (IMDB)
Oyuncular      : Rupert Everett (IMDB), Colin Firth (IMDB)(ekşi), Emily Watson (IMDB)(ekşi), Colin Morgan (IMDB)(ekşi), Edwin Thomas (IMDB), Tom Wilkinson (IMDB)(ekşi), Anna Chancellor (IMDB)(ekşi), Julian Wadham (IMDB)(ekşi), Béatrice Dalle (IMDB), Antonio Spagnuolo (IMDB), André Penvern (IMDB), Franca Abategiovanni (IMDB), Thierry de Coster (IMDB), Joshua McGuire (IMDB), Kit Lloyd (IMDB), Jacky Druaux (IMDB), Sam Barrett (IMDB), Aymeric Bolé (IMDB), Christian Bronchart (IMDB), Jean-Luc Bubert (IMDB), Alister Cameron (IMDB), Oliver Cater (IMDB), Tom Colley (IMDB), Laurent D'Elia (IMDB), Marc de Panda (IMDB), Giacomo Giorgio (IMDB), Zab Kov (IMDB), Arnaud Peiffer (IMDB), Cornelia Peislerova (IMDB), Howard Perret (IMDB), Ronald Pickup (IMDB), Lo Polidoro (IMDB), Markus Frank Juri Popp (IMDB), Giovanni Scotti (IMDB), Torren Simonsz (IMDB), John Standing (IMDB), Christian Tye (IMDB), Benjamin Voisin (IMDB), Daniel Weyman (IMDB)

The Happy Prince (~ Szczesliwy ksiaze) ' Filminin Konusu :
The untold story of the last days in the tragic times of Oscar Wilde, a person who observes his own failure with ironic distance and regards the difficulties that beset his life with detachment and humor.


  • "çocuklar için yazılmış keyifli hikayeler.oscar wilde tarafından kendi çocukları için yazılmış olması ile kıskançlığımı çekmiş kitap."
  • "oscar wilde'ın sadece çocuklar için değil, büyükler tarafından da okunması için yazılan bir kitap bana göre. iyi ki var olan klasiklerden..."




Facebook Yorumları
  • comment image

    okulumuzun minik bahçesine dizilen miniklerime sesimi değiştirerek okuduğum, aralarda durduğumda hikayeyi doğru tahmin edenlerin çok mutlu olduğu, kırlangıçın prensi dudağından öptüğünü duyduklarında ise hep birden kıkırdadıkları keyifli hikaye.


    (nededinsen - 14 Mayıs 2012 19:20)

  • comment image

    temiz ve naif bir öyküdür mutlu prens. oscar wilde, kendini feda etmenin erdemine vurgu yapmıştır bu öyküsünde. mükafatı hikayenin sonunda vermiştir ancak prens'in yaptığı bir menfaat ve çıkar değildir. onun ızdırabı çaresizlik karşısında kıvranan insanlara yardımdır. gördüğü sefalet onu içten içe kemirmektedir.

    prens kendini somutlaştıran, eşyalaştıran her şeyi bırakmış, onlardan vazgeçmiştir.

    "diriler hep altının onları mutlu edeceğini düşünürler."


    (fildisi kule - 12 Ocak 2014 00:10)

  • comment image

    the happy prince'in turkcesi.* tarafimdan yapilmi$ cevirisi a$agidadir:

    şehrin çok üstlerinde, yüksek bir kolonun üzerinde mutlu prens’in heykeli vardı. üstü tamamen ince şeritli, saf altınla kaplıydı. göz yuvalarında iki parlak safir vardı ve kılıcının kınında da büyük, kırmızı bir yakut ışıldıyordu.

    gerçekten de çok saygı görüyordu. belediye meclisinin sanat zevkine sahip biri olarak ün salmak isteyen bir üyesi, “bir rüzgar gülü kadar güzel,” diye yorumda bulundu. insanların onu pratik bulmamasından korkarak, “ancak onun kadar kullanışlı değil,” diye ekledi. gerçekte pratik biriydi.

    duyarlı bir anne bağıra çağıra ağlayan küçük çocuğuna, “neden sen de mutlu prens gibi olamıyorsun ki?” diye sordu. “mutlu prens bir şey için ağlamayı rüyasında bile görmez.”

    umutsuz bir adam olağanüstü heykele bakıp, “iyi ki dünyada çok mutlu olan birileri var,” diye mırıldandı.

    parlak kırmızı mantolar ve temiz, beyaz önlükler giymiş yardım derneği çocukları katedralden çıkarlarken, “tıpkı bir meleğe benziyor,” dediler.

    matematik öğretmeni, “nereden biliyorsunuz?” diye sordu. “hiç melek görmediniz ki.”

    çocuklar, “olur mu hiç! tabii ki gördük, rüyalarımızda,” diye cevap verdi; matematik öğretmeni kaşlarını çatıp sert sert baktı, çünkü çocukların rüya görmesini onaylamıyordu.

    bir gece küçük bir kırlangıç şehrin üzerinden geçiyordu. arkadaşları altı hafta önce mısır’a gitmişti, ama o geride kalmıştı, çünkü en güzel saz’a aşık olmuştu. onu ilk defa baharın başlarında büyük, sarı bir kelebeğin peşinde nehirden aşağı uçarken görmüştü, ve ince beline öyle tutulmuştu ki onunla konuşmak için yere inmişti.

    hemen konuya girmeyi tercih eden kırlangıç, “seni sevebilir miyim?” diye sordu, saz da yerlere kadar eğildi. böylece kırlangıç saz’ın etrafında uçtu. kanatları suya değiyor, gümüşi dalgacıklar oluşturuyordu. bu onun kur yapma biçimiydi ve bütün yaz boyunca devam etti.

    diğer kırlangıçlar, “ne saçma bir tutku bu böyle,” diye cıvıldadılar. “saz’da para desen yok, akraba ise sürüyle.” gerçekten de nehir saz doluydu. sonra sonbahar geldi ve bütün kırlangıçlar göç ettiler.

    kırlangıç diğer kuşlar gidince kendini yalnız hissetmeye ve sevgilisinden sıkılmaya başladı. “hiç konuşmuyor,” dedi. “ayrıca maalesef pek hoppa, hep rüzgarın peşinden gidiyor.” kesinlikle rüzgar estiğinde saz en zarif reveransları yapıyordu. “evcimen olduğunu kabul ediyorum,” diye devam etti, “ama ben seyahat etmeyi severim, bu yüzden karım da seyahat etmeyi sevmeli.”

    sonunda saz’a, “benimle gelir misin?” diye sordu, ama saz başıyla hayır dedi, yurduna öylesine bağlıydı ki.

    kırlangı.ç, “benimle oyun oynadın,” diye bağırdı. “ben piramitlere gidiyorum. hoşçakal!” deyip uçtu.

    gün boyu uçtuktan sonra şehre vardı. “nereye konsam?” dedi. “umarım şehir hazırlık yapmıştır.”

    sonra yüksek kolonun üzerindeki heykeli gördü. “oraya konacağım,” diye bağırdı. “havası temiz olan iyi bir nokta.” böylece mutlu prens’in tam iki ayağının arasına indi.

    etrafına bakıp kendi kendine, “altından bir yatak odam var,” diye söylendi ve uyumaya hazırlandı. tam başını kanadının altına koyacakken kocaman bir su damlası üzerine düştü. “ne garip şey!” diye bağırdı. “gökyüzünde tek bir bulut bile yok, yıldızlar çok berrak ve parlak, ama yine de yağmur yağıyor. avrupa’nın kuzeyindeki iklim gerçekten de korkunç. saz yağmuru seviyordu, ama bu sadece onun bencilliğiydi.”

    bir damla daha düştü.

    “yağmurdan koruyamayan bir heykel ne işe yarar?” dedi. “iyi bir baca altı bulayım bari,” diye ekleyip uçmaya hazırlandı.

    ama daha kanatlarını açmadan üçüncü bir damla düştü. kırlangıç yukarı baktı-ve ne gördü dersiniz?

    mutlu prens’in gözleri yaşlarla doluydu ve altın yanaklarından yaşlar akıyordu. yüzü ayışığında öyle güzel görünüyordu ki kırlangıç’ın yüreği acıyla doldu.

    “sen kimsin?” diye sordu.

    “ben mutlu prens’im.”

    kırlangıç, “o zaman neden ağlıyorsun?” diye sordu. “beni sırılsıklam ettin.”

    heykel, “ben canlıylen ve içimde bir insan kalbi atarken, gözyaşı nedir bilmezdim,” diye cevap verdi. “çünkü acının girmesine izin verilmeyen sans-souci sarayında yaşardım. gündüzleri bahçede arkadaşlarımla oynar, akşamları da büyük salon’daki dansa öncülük ederdim. bahçeyi çok yüksek bir duvar çevrelerdi, ama hiç duvarın ötesinde ne olduğunu sormaya gerek görmedim, etrafımdaki her şey öyle güzeldi ki. saraydakiler bana mutlu prens derdi, ve zevk almak mutluluktan sayılırsa gerçekten mutluydum da. böyle yaşadım ve böyle öldüm. şimdi de öldüğüm için beni buraya koydular, öyle yüksek ki şehrimin bütün çirkinlik ve yoksulluklarını görebiliyorum, ve kalbim kurşundan olmasına rağmen ağlamadan edemiyorum.”

    kırlangıç kendi kendine, “ne, som altından değil miymiş yani?” dedi. kişisel düşüncelerini yüksek sesle söylemeyecek kadar terbiyeliydi.

    heykel kalın, ahenkli bir sesle, “uzakta, çok uzaktaki küçük bir sokakta yoksul bir ev var,” diye devam etti. “pencerelerden biri açık kalmış; masaya oturmuş bir kadın görüyorum. yüzü zayıf ve yorgun, elleri ise kaba ve kırmızı, hep iğne delikleriyle dolu, çünkü o bir terzi. kraliçe’nin nedimelerinin en güzelinin bundan sonraki saray balosunda giyeceği saten bir elbiseye çiçekler nakşediyor. odanın bir köşesindeki bir yatakta küçük bir çocuk hasta yatıyor. ateşi var ve portakal istiyor. annesinin ise ona verecek nehir suyundan başka bir şeyi yok, bu yüzden çocuk ağlıyor. kırlangıç, kırlangıç, küçük kırlangıç, ona kılıcımın kınındaki yakutu götürür müsün? ayaklarım bu kaideye bağlı, ben gidemiyorum.”
    kırlangıç, “mısır’da bekleniyorum,” dedi. “arkadaşlarım nil boyunca uçuyor, kocaman nilüfer çiçekleriyle konuşuyorlar. yakında büyük firavun’un lahitinde uykuya çekilecekler. firavun orada boyalı bir tabutun içinde. vücudu sarı bezlerle sarılmış ve baharatlarla mumyalanmış. boynunda soluk, yeşim taşlarından bir zincir var, ve elleri kurumuş yapraklara benziyor.”

    prens, “kırlangıç, kırlangıç, küçük kırlangıç,” dedi. “bir geceliğine benle kalıp ulağım olur musun? çocuk susuzluktan kıvranıyor, annesi de çok kederli.”

    kırlangıç, “çocukları pek sevmem,” dedi. “geçen yaz, ben nehirdeyken değirmencinin oğulları olan iki küstah çocuk vardı, sürekli üzerime taşlar atıyorlardı. beni vuramadılar tabii; biz kırlangıçlar çok iyi uçarız, ayrıca çevikliğiyle ünlü bir aileden geliyorum, ama yine de bu bir saygısızlık işaretiydi.”

    fakat mutlu prens öyle kederli görünüyordu ki küçük kırlangıç söylediklerine pişman oldu. “burası çok soğuk,” ama bir gece daha kalıp ulağın olacağım,” dedi.

    prens, “teşekkür ederim, küçük kırlangıç,” dedi.

    böylece kırlangıç büyük yakutu prens’in kılıcından aldı ve gagasına sıkıştırarak şehrin çatılarının üzerinden uçtu.

    beyaz mermer meleklerin yontularının olduğu katedral kulesini geçti. sarayı geçerken dans eden insanların seslerini duydu. güzel bir kız sevgilisiyle balkona çıktı. sevgilisi kıza, “yıldızlar ne kadar muhteşem, aşkın güçü de öyle!” dedi..

    kız, “umarım elbisem devlet balosuna yetişir,” diye cevap verdi. “üzerine çiçekler nakşedilmesini emrettim, ama kadın terziler öyle tembel ki.”

    nehri geçerken gemilerin direklerinin üzerinde asılı fenerleri gördü. yahudi mahallesini geçti ve yaşlı yahudilerin birbirleriyle pazarlık ettiğini, bakır ölçeklerle altın tarttığını gördü. sonunda yoksul eve ulaşıp içeri baktı. çocuk yatağında ateşler içinde kuvranıyordu, annesi de yorgunluktan uyuyakalmıştı. içeri girip büyük yakutu masaya, kadının yüksüğünün yanına koydu. sonra usulca yatağın etrafında uçup çocuğun alnını kanatlarıyla serinletti. çocuk, “ne kadar ferahladım, herhalde iyileşiyorum,” deyip tatlı bir uykuya daldı.

    sonra kırlangıç tekrar mutlu prens’in yanına döndü ve ona yaptığı şeyi anlattı. “garip, çok soğuk olduğu halde artık ısındığımı hissediyorum,” dedi.

    prens, “çünkü iyi bir şey yaptın,” dedi. küçük kırlangıç düşünmeye başladı, sonra da uyuyakaldı. düşünmek hep uykusunu getirirdi.

    gün doğduğunda nehire uçtu ve bir banyo yaptı. kuşbilim profesörü köprüden geçerken, “ne ilginç bir olay, kış vakti bir kırlangıç!” dedi. şehir gazetesine bunun hakkında uzun bir yazı yazdı. herkes yazıyı alıntıladı, içinde o kadar çok anlayamadıkları kelime vardı ki.

    kırlangıç, “bu gece mısır’a gidiyorum,” dedi ve bunu düşününce keyfi yerine geldi. bütün halka açık anıtları ziyaret etti ve kilise kulesinin tepesinde uzun süre tünedi. nereye gitse serçeler cıvıldayıp birbirlerine, “ne saygıdeğer bir yabancı!” dediler, bu yüzden çok eğlendi.

    ay yükselince tekrar mutlu prens’in yanına uçtu. “mısır’dan bir istediğin var mı?” diye bağırdı. “yola çıkmak üzereyim de.”

    prens, “kırlangıç, kırlangıç, küçük kırlangıç, bir gece daha yanımda kalır mısın?” dedi.

    kırlangıç, “mısır’da beni bekliyorlar,” diye cevap verdi. “yarın arkadaşlarım ikinci şelale’nin üzerine uçacaklar. orada yosunların arasında su aygırları yatar. büyük, granit bir tahtta tanrı memnon oturur. tüm gece boyunca yıldızları seyreder; sabah yıldızı çıkınca bir zevk çığlığı koparır ve sessizliğe gömülür. öğleyin sarı aslanlar su içmek için suyun kenarına gelirler. yeşil beriller gibi gözleri vardır, ve kükremeleri şelalenin gürlemesinden daha kuvvetlidir.”

    prens, “kırlangıç, kırlangıç, küçük kırlangıç,” dedi. “çok uzakta, şehrin öbür tarafında bir tavanarasında genç bir adam görüyorum. kağıtlarla kaplı bir masanın üzerine eğilmiş, ve yanındaki bir bardakta bir tutam kurumuş menekşe var. saçı kahverengi ve bakımlı, dudakları da nar gibi kırmızı. gözleri kocaman ve hülyalı. tiyatro yönetmeni için bir oyunu bitirmeye çalışıyor, ama o kadar üşümüş ki artık yazamıyor. ocakta ateş yok ve açlıktan gücü kesilmiş.”

    gerçekten iyi kalpli olan kırlangıç, “bir gece daha seninle kalacağım,” dedi. “ona bir yakut daha mı götüreyim?”

    prens, “heyhat! başka yakutum yok,” dedi. “sadece gözlerim kaldı. nadir bulunan, bin yıl önce hindistan’dan getirilmiş safirlerden yapılmalar. onlardan birini çıkar ve genç adama götür. onu mücevheratçıya satar, yiyecek ve yakacak odun alır, oyununu bitirir.”

    kırlangıç, “sevgili prens, bunu yapamam,” deyip ağlamaya başladı.

    prens, “kırlangıç, kırlangıç, küçük kırlangıç,” dedi. “dediğimi yap.”

    böylece kırlangıç prens’in gözünü çıkarıp öğrencinin olduğu tavanarasına doğru uçtu. içeri girmek pek zor olmadı, çünkü tavanda bir delik vardı. bu delikten geçip odaya girdi. genç adam elleriyle yüzünü kapatmıştı, bu yüzden kuşun kanat çırpışını duymadı. yukarı baktığında güzel safirin kurumuş menekşelerin üstünde durduğunu gördü.

    “takdir edilmeye başlıyorum,” diye bağırdı. “bu büyük hayranlarımdan birinden gelmiş. artık oyunumu bitirebilirim.” çok mutlu görünüyordu.

    sonraki gün kırlangıç limana uçtu. büyük bir geminin direğinin tepesine kondu ve gemicilerin büyük sandıkları iplerle ambardan çıkarmalarını izledi. her sandık yukarı çıkarken, “geliyooor!” diye bağırıyorlardı. kırlangıç, “mısır’a gidiyorum!” diye bağırdı, ama kimse aldırmadı. ay çıktığında tekrar mutlu prens’e uçtu.

    “sana hoşçakal demeye geldim,” diye bağırdı.

    prens, “kırlangıç, kırlangıç, küçük kırlangıç, bir gece daha yanımda kalır mısın?” dedi.

    kırlangıç, “kış geldi, yakında dondurucu kar yağmaya başlar,” diye cevap verdi. “mısır’da güneş yeşil palmiyelerin üzerinde sıcacıktır, ve timsahlar çamurda tembel tembel yatıp etraflarına bakarlar. arkadaşlarım baalbec tapınağı’nda bir yuva inşa ediyorlar, pembe ve beyaz güvercinler de onları seyredip birbirlerine ötüyorlar. sevgili prens, artık gitmeliyim, ama seni asla unutmayacağım ve sonraki bahar bağışladıklarının yerine sana iki güzel mücevher getireceğim. yakut kırmızı bir gülden daha kırmızı, safir de denizden daha mavi olacak.”

    mutlu prens, “aşağıdaki meydanda küçük bir kibritçi kız var. kibritlerinin hepsi mazgala düşüp ziyan olmuş. eğer eve biraz para getirmezse babası onu dövecek ve kız ağlıyor. ne ayakkabıları ne de çorapları var, ve küçük başı çıplak. diğer gözümü çıkarıp ona ver ki babası onu dövmesin.”

    kırlangıç, “seninle bir gece daha kalırım, ama gözünü çıkaramam,” dedi. “tamamen kör olursun.”

    prens, “kırlangıç, kırlangıç, küçük kırlangıç,” dedi. “dediğimi yap.”

    böylece kırlangıç prens’in diğer gözünü de alıp aşağı uçtu. küçük kibritçi kızın yanından geçerken mücevheri avucuna bıraktı. kız, “ne kadar güzel bir cam parçası,” diye bağırıp gülerek evine koştu.

    sonra kırlangıç prens’in yanına geri döndü. “artık körsün,” dedi. “bu yüzden hep seninle kalacağım.”

    zavallı prens, “hayır, küçük kırlangıç, mısır’a gitmelisin,” dedi.

    kırlangıç, “hep seninle kalacağım,” deyip prens’in ayaklarının dibinde uykuya daldı.

    sonraki gün akşama kadar prens’in omzunda tüneyip ona yabancı diyarlarda gördüğü şeyleri anlattı. nil’in sahilinde uzun sıralar halinde dizilip gagalarıyla altın balıklar yakalayan kızıl balıkçıl kuşları, dünyanın kendisi kadar yaşlı olan, çölde yaşayan ve her şeyi bilen sfenks’i, develerinin yanında ağır adımlarla yürüyen, ellerinde kehribar tesbihleri olan tüccarları, abanoz kadar siyah olan, büyük bir kristale tapan ay dağları kralı’nı, bir palmiyede uyuyan, yirmi rahibin ballı keklerle beslediği büyük yeşil yılanı ve büyük düz sallarla kocaman bir gölün üzerinde giden, sineklerle hep sineklerle mücadele eden pigmeleri anlattı.

    prens, “sevgili küçük kırlangıç,” dedi. “bana olağanüstü şeyler anlatıyorsun, ama her şeyden daha olağanüstü olan bir şey varsa o da insanların çektiği acılardır. yoksulluk kadar büyük bir gizem yoktur. küçük kırlangıç, şehrimin üstünde uç ve bana gördüklerini anlat.”

    böylece kırlangıç koca şehrin üzerinde uçtu, zenginlerin güzel evlerinde günlerini gün ettiklerini, dilencilerin ise kapılarda oturduğunu gördü. karanlık sokaklara uçtu ve aç çocukların kara caddelere kayıtsızca baktığını gördü. bir köprünün altında iki küçük çocuk ısınmak için birbirlerinin kollarında yatıyorlardı. “ne kadar da açız,” diyorlardı. nöbetçi, “burada yatamazsınız,” diye bağırınca kalkıp yağmurda yitip gittiler.

    sonra geri uçtu ve prens’e gördüklerini anlattı.

    prens, “üzerim saf altınla kaplı,” dedi. “onu şerit şerit çıkarmalı ve yoksul halkıma vermelisin. yaşayanlar hep altının onları mutlu edeceğini düşünürler.”

    kırlangıç mutlu prens sonunda çok donuk ve gri kalana kadar saf altını şerit şerit çıkardı. her şeridi teker teker yoksullara dağıttı. çocukların yüzünde gülücükler açtı, gülüp sokakta oyun oynadılar. “artık ekmeğimiz var!” diye bağırıyorlardı.

    sonra kar geldi, ardından don onu izledi. sokaklar gümüşten yapılmış gibi görünüyorlardı, öyle ışıl ışıl ve parlaktılar ki. evlerin saçaklarında kristal hançerleri andıran uzun sarkıtlar oluştu, herkes kürklerle geziyordu. küçük çocuklar kızıl kepler giymiş, buzun üzerinde kayıyorlardı.

    zavallı küçük kırlangıç gittikçe daha da üşüdü, ama prens’i bırakıp gitmedi, onu çok seviyordu. fırıncı bakmazken kapısının önündeki kırıntılarla beslendi ve kanat çırparak kendini ısıtmaya çalıştı.

    ama sonunda öleceğini anladı. bir kere daha prens’in omuzuna uçacak kadar güçü ancak kalmıştı. “güle güle, sevgili prens!” diye mırıldandı. “elini öpmeme izin verir misin?”

    prens, “sonunda mısır’a gidiyor olmana sevindim, küçük kırlangıç,” dedi. “burada çok fazla kaldın. ama beni dudaklarımdan öpmelisin, çünkü seni seviyorum.”

    kırlangıç, “gittiğim yer mısır değil,” dedi. “ölüm evi’ne gidiyorum. ölüm uykunun kardeşidir, öyle değil mi?”

    mutlu prens’i dudaklarından öptü ve cansız ayaklarının dibine düştü.

    tam o anda heykelin içinden sanki bir şey kırılmış gibi garip bir çıtırtı duyuldu. aslında kurşundan kalp ikiye ayrılmıştı. kesinlikle çok sert bir don vardı.

    ertesi sabah erken saatlerde vali meclis üyeleriyle beraber aşağıdaki meydanda yürüyordu. kolonun yanından geçerlerken heykele bakıp, “aman tanrım! mutlu prens ne kadar da sefil görünüyor!” dedi.

    hep vali’nin dediğini onaylayan meclis üyeleri, “gerçekten de çok sefil!” deyip bakmak için başlarını yukarı çevirdiler.

    vali, “kılıcındaki yakut düşmüş, gözleri gitmiş ve artık altından da değil,” dedi. “dilenciden farkı kalmamış!”

    meclis üyeleri, “dilenciden farkı kalmamış,” dediler.

    vali, “işte ayaklarının dibinde de bir ölü kuş var!” diye devam etti. “kesinlikle kuşların burada ölmelerinin yasak olduğunu belirten bir bildiri yayınlamalıyız.” şehir yazmanı bu öneriyi not aldı.

    böylece mutlu prens’in heykelini indirdiler. üniversite’deki sanat profesörü, “artık güzel olmadığına göre bir işe de yaramaz,” dedi.

    sonra heykeli bir ocakta erittiler, ve vali madenle ne yapılacağına karar vermek için bir meclis toplantısı düzenledi. “elbette başka bir heykel yapmalıyız, ve bu benim heykelim olmalı,” dedi.

    meclis üyelerinin her biri, “benim heykelim olmalı,” dedi ve kavga etmeye başladılar. en son duyduğumda hala devam ediyorlardı.

    dökümhanedeki ustabaşı, “ne kadar da garip!” dedi. “bu kırık kalp ocakta erimiyor. en iyisi onu atalım.” böylece kalbi kırlangıç’ın ölüsünün de olduğu bir çöp yığınına attılar.

    tanrı meleklerinden birine, “bana şehirdeki en değerli iki şeyi getirin,” deyince melek ona kurşun kalbi ve ölü kuşu getirdi.

    tanrı, “doğru seçmişsin,” dedi. “bu küçük kuş sonsuza kadar cennet bahçemde şakıyacak, ve mutlu prens de altın şehrimde beni kutsayacak.”


    (robin - 1 Mayıs 2004 17:22)

  • comment image

    çocukken evimizde bir masal kitabı vardı. dünyaca ünlü masalların resimli ve kısaltılmış versiyonları vardı kitapta. o kitaptaki masallardan biriydi mutlu prens de. 8 yaşındaki halimle ne zaman okusam ağzıma sıçılırdı. o ne arabesk, o ne hüzünlü masaldır öyle kardeşim.

    gerçi lamba cinini fareye çevirip mideye indiren psikopat çizmeli kedi masalını da malum kitapta okumuştum. deli deli bakan bir canlandırması vardı kedinin. ne manyak kitapmış be.

    dün minibüste liseli bir kızın elinde görünce anılarım canlandı resmen. bu yaşta, bambaşka bir gözle bir daha değerlendirdim eskiden okuduklarımı.

    çok yaşa kırlangıç. adamsın mutlu prens.

    hayat çok acımasız lan.


    (trixi - 4 Şubat 2014 10:16)

  • comment image

    en guzel masallardan biri. oscar wilde cocuklari icin yazmi$tir.

    the happy prince
    by oscar wilde
    high above the city, on a tall column, stood the statue of the happy prince. he was gilded all over with thin leaves of fine gold, for eyes he had two bright sapphires, and a large red ruby glowed on his sword-hilt.

    he was very much admired indeed. `he is as beautiful as a weathercock,' remarked one of the town councillors who wished to gain a reputation for having artistic tastes; `only not quite so useful,' he added, fearing lest people should think him unpractical, which he really was not.

    `why can't you be like the happy prince?' asked a sensible mother of her little boy who was crying for the moon. `the happy prince never dreams of crying for anything.'

    `i am glad there is some one in the world who is quite happy,' muttered a disappointed man as he gazed at the wonderful statue.

    `he looks just like an angel,' said the charity children as they came out of the cathedral in their bright scarlet cloaks, and their clean white pinafores.

    how do you know?' said the mathematical master,you have never seen one.'

    `ah! but we have, in our dreams,' answered the children; and the mathematical master frowned and looked very severe, for he did not approve of children dreaming.

    one night there flew over the city a little swallow. his friends had gone away to egypt six weeks before, but he had stayed behind, for he was in love with the most beautiful reed. he had met her early in the spring as he was flying down the river after a big yellow moth, and had been so attracted by her slender waist that he had stopped to talk to her.

    `shall i love you?' said the swallow, who liked to come to the point at once, and the reed made him a low bow. so he flew round and round her, touching the water with his wings, and making silver ripples. this was his courtship, and it lasted all through the summer.

    `it is a ridiculous attachment,' twittered the other swallows, `she has no money, and far too many relations;' and indeed the river was quite full of reeds. then, when the autumn came, they all flew away.

    after they had gone he felt lonely, and began to tire of his lady-love. she has no conversation,' he said,and i am afraid that she is a coquette, for she is always flirting with the wind.' and certainly, whenever the wind blew, the reed made the most graceful curtsies. i admit that she is domestic,' he continued,but i love travelling, and my wife, consequently, should love travelling also.'

    `will you come away with me?' he said finally to her; but the reed shook her head, she was so attached to her home.

    you have been trifling with me,' he cried,i am off to the pyramids. good-bye!' and he flew away.

    all day long he flew, and at night-time he arrived at the city. where shall i put up?' he said;i hope the town has made preparations.'

    then he saw the statue on the tall column. i will put up there,' he cried;it is a fine position with plenty of fresh air.' so he alighted just between the feet of the happy prince.

    `i have a golden bedroom,' he said softly to himself as he looked round, and he prepared to go to sleep; but just as he was putting his head under his wing a large drop of water fell on him. what a curious thing!' he cried,there is not a single cloud in the sky, the stars are quite clear and bright, and yet it is raining. the climate in the north of europe is really dreadful. the reed used to like the rain, but that was merely her selfishness.'

    then another drop fell.

    `what is the use of a statue if it cannot keep the rain off?' he said; `i must look for a good chimney-pot,' and he determined to fly away.

    but before he had opened his wings, a third drop fell, and he looked up, and saw - ah! what did he see?

    the eyes of the happy prince were filled with tears, and tears were running down his golden cheeks. his face was so beautiful in the moonlight that the little swallow was filled with pity.

    who are you?' he said.i am the happy prince.'

    why are you weeping then?' asked the swallow;you have quite drenched me.'

    `when i was alive and had a human heart,' answered the statue, `i did not know what tears were, for i lived in the palace of sans-souci, where sorrow is not allowed to enter. in the daytime i played with my companions in the garden, and in the evening i led the dance in the great hall. round the garden ran a very lofty wall, but i never cared to ask what lay beyond it, everything about me was so beautiful. my courtiers called me the happy prince, and happy indeed i was, if pleasure be happiness. so i lived, and so i died. and now that i am dead they have set me up here so high that i can see all the ugliness and all the misery of my city, and though my heart is made of lead yet i cannot choose but weep.'

    `what, is he not solid gold?' said the swallow to himself. he was too polite to make any personal remarks out loud.

    `far away,' continued the statue in a low musical voice, `far away in a little street there is a poor house. one of the windows is open, and through it i can see a woman seated at a table. her face is thin and worn, and she has coarse, red hands, all pricked by the needle, for she is a seamstress. she is embroidering passion-flowers on a satin gown for the loveliest of the queen's maids-of-honour to wear at the next court-ball. in a bed in the corner of the room her little boy is lying ill. he has a fever, and is asking for oranges. his mother has nothing to give him but river water, so he is crying. swallow, swallow, little swallow, will you not bring her the ruby out of my sword-hilt? my feet are fastened to this pedestal and i cannot move.'

    i am waited for in egypt,' said the swallow.my friends are flying up and down the nile, and talking to the large lotus-flowers. soon they will go to sleep in the tomb of the great king. the king is there himself in his painted coffin. he is wrapped in yellow linen, and embalmed with spices. round his neck is a chain of pale green jade, and his hands are like withered leaves.'

    swallow, swallow, little swallow,' said the prince,will you not stay with me for one night, and be my messenger? the boy is so thirsty, and the mother so sad.'

    i don't think i like boys,' answered the swallow.last summer, when i was staying on the river, there were two rude boys, the miller's sons, who were always throwing stones at me. they never hit me, of course; we swallows fly far too well for that, and besides, i come of a family famous for its agility; but still, it was a mark of disrespect.'

    but the happy prince looked so sad that the little swallow was sorry. it is very cold here,' he said;but i will stay with you for one night, and be your messenger.'

    `thank you, little swallow,' said the prince.

    so the swallow picked out the great ruby from the prince's sword, and flew away with it in his beak over the roofs of the town.

    he passed by the cathedral tower, where the white marble angels were sculptured. he passed by the palace and heard the sound of dancing. a beautiful girl came out on the balcony with her lover. `how wonderful the stars are,' he said to her, and how wonderful is the power of love!'

    `i hope my dress will be ready in time for the state-ball,' she answered; `i have ordered passion-flowers to be embroidered on it; but the seamstresses are so lazy.'

    he passed over the river, and saw the lanterns hanging to the masts of the ships. he passed over the ghetto, and saw the old jews bargaining with each other, and weighing out money in copper scales. at last he came to the poor house and looked in. the boy was tossing feverishly on his bed, and the mother had fallen asleep, she was so tired. in he hopped, and laid the great ruby on the table beside the woman's thimble. then he flew gently round the bed, fanning the boy's forehead with his wings. how cool i feel,' said the boy,i must be getting better;' and he sank into a delicious slumber.

    then the swallow flew back to the happy prince, and told him what he had done. it is curious,' he remarked,but i feel quite warm now, although it is so cold.'

    `that is because you have done a good action,' said the prince. and the little swallow began to think, and then he fell asleep. thinking always made him sleepy.

    when day broke he flew down to the river and had a bath. `what a remarkable phenomenon,' said the professor of ornithology as he was passing over the bridge. `a swallow in winter!' and he wrote a long letter about it to the local newspaper. every one quoted it, it was full of so many words that they could not understand.

    `to-night i go to egypt,' said the swallow, and he was in high spirits at the prospect. he visited all the public monuments, and sat a long time on top of the church steeple. wherever he went the sparrows chirruped, and said to each other, `what a distinguished stranger!' so he enjoyed himself very much.

    when the moon rose he flew back to the happy prince. have you any commissions for egypt?' he cried;i am just starting.'

    swallow, swallow, little swallow,' said the prince,will you not stay with me one night longer?'

    i am waited for in egypt,' answered the swallow.to-morrow my friends will fly up to the second cataract. the river-horse couches there among the bulrushes, and on a great granite throne sits the god memnon. all night long he watches the stars, and when the morning star shines he utters one cry of joy, and then he is silent. at noon the yellow lions come down to the water's edge to drink. they have eyes like green beryls, and their roar is louder than the roar of the cataract.'

    swallow, swallow, little swallow,' said the prince,far away across the city i see a young man in a garret. he is leaning over a desk covered with papers, and in a tumbler by his side there is a bunch of withered violets. his hair is brown and crisp, and his lips are red as a pomegranate, and he has large and dreamy eyes. he is trying to finish a play for the director of the theatre, but he is too cold to write any more. there is no fire in the grate, and hunger has made him faint.'

    `i will wait with you one night longer,' said the swallow, who really had a good heart. shall i take him another ruby?'alas! i have no ruby now,' said the prince; `my eyes are all that i have left. they are made of rare sapphires, which were brought out of india a thousand years ago. pluck out one of them and take it to him. he will sell it to the jeweller, and buy food and firewood, and finish his play.'

    dear prince,' said the swallow,i cannot do that;' and he began to weep.

    swallow, swallow, little swallow,' said the prince,do as i command you.'

    so the swallow plucked out the prince's eye, and flew away to the student's garret. it was easy enough to get in, as there was a hole in the roof. through this he darted, and came into the room. the young man had his head buried in his hands, so he did not hear the flutter of the bird's wings, and when he looked up he found the beautiful sapphire lying on the withered violets.

    i am beginning to be appreciated,' he cried;this is from some great admirer. now i can finish my play,' and he looked quite happy.

    the next day the swallow flew down to the harbour. he sat on the mast of a large vessel and watched the sailors hauling big chests out of the hold with ropes. heave a-hoy!' they shouted as each chest came up.i am going to egypt!' cried the swallow, but nobody minded, and when the moon rose he flew back to the happy prince.

    i am come to bid you good-bye,' he cried.swallow, swallow, little swallow,' said the prince, will you not stay with me one night longer?'it is winter,' answered the swallow, `and the chill snow will soon be here. in egypt the sun is warm on the green palm-trees, and the crocodiles lie in the mud and look lazily about them. my companions are building a nest in the temple of baalbec, and the pink and white doves are watching them, and cooing to each other. dear prince, i must leave you, but i will never forget you, and next spring i will bring you back two beautiful jewels in place of those you have given away. the ruby shall be redder than a red rose, and the sapphire shall be as blue as the great sea.'

    in the square below,' said the happy prince,there stands a little match-girl. she has let her matches fall in the gutter, and they are all spoiled. her father will beat her if she does not bring home some money, and she is crying. she has no shoes or stockings, and her little head is bare. pluck out my other eye, and give it to her, and her father will not beat her.'

    `i will stay with you one night longer,' said the swallow, `but i cannot pluck out your eye. you would be quite blind then.'

    swallow, swallow, little swallow,' said the prince,do as i command you.'

    so he plucked out the prince's other eye, and darted down with it. he swooped past the match-girl, and slipped the jewel into the palm of her hand. `what a lovely bit of glass,' cried the little girl; and she ran home, laughing.

    then the swallow came back to the prince. you are blind now,' he said,so i will stay with you always.'

    no, little swallow,' said the poor prince,you must go away to egypt.'

    `i will stay with you always,' said the swallow, and he slept at the prince's feet.

    all the next day he sat on the prince's shoulder, and told him stories of what he had seen in strange lands. he told him of the red ibises, who stand in long rows on the banks of the nile, and catch gold fish in their beaks; of the sphinx, who is as old as the world itself and lives in the desert, and knows everything; of the merchants, who walk slowly by the side of their camels, and carry amber beads in their hands; of the king of the mountains of the moon, who is as black as ebony, and worships a large crystal; of the great green snake that sleeps in a palm-tree, and has twenty priests to feed it with honey-cakes; and of the pygmies who sail over a big lake on large flat leaves, and are always at war with the butterflies.

    dear little swallow,' said the prince,you tell me of marvellous things, but more marvellous than anything is the suffering of men and of women. there is no mystery so great as misery. fly over my city, little swallow, and tell me what you see there.'

    so the swallow flew over the great city, and saw the rich making merry in their beautiful houses, while the beggars were sitting at the gates. he flew into dark lanes, and saw the white faces of starving children looking out listlessly at the black streets. under the archway of a bridge two little boys were lying in one another's arms to try and keep themselves warm. how hungry we are!' they said.you must not lie here,' shouted the watchman, and they wandered out into the rain.

    then he flew back and told the prince what he had seen.

    i am covered with fine gold,' said the prince,you must take it off, leaf by leaf, and give it to my poor; the living always think that gold can make them happy.'

    leaf after leaf of the fine gold the swallow picked off, till the happy prince looked quite dull and grey. leaf after leaf of the fine gold he brought to the poor, and the children's faces grew rosier, and they laughed and played games in the street. `we have bread now!' they cried.

    then the snow came, and after the snow came the frost. the streets looked as if they were made of silver, they were so bright and glistening; long icicles like crystal daggers hung down from the eaves of the houses, everybody went about in furs, and the little boys wore scarlet caps and skated on the ice.

    the poor little swallow grew colder and colder, but he would not leave the prince, he loved him too well. he picked up crumbs outside the baker's door where the baker was not looking, and tried to keep himself warm by flapping his wings.

    but at last he knew that he was going to die. he had just strength to fly up to the prince's shoulder once more. good-bye, dear prince!' he murmured,will you let me kiss your hand?'

    `i am glad that you are going to egypt at last, little swallow,' said the prince, `you have stayed too long here; but you must kiss me on the lips, for i love you.'

    `it is not to egypt that i am going,' said the swallow. `i am going to the house of death. death is the brother of sleep, is he not?'

    and he kissed the happy prince on the lips, and fell down dead at his feet.

    at that moment a curious crack sounded inside the statue, as if something had broken. the fact is that the leaden heart had snapped right in two. it certainly was a dreadfully hard frost. early the next morning the mayor was walking in the square below in company with the town councillors. as they passed the column he looked up at the statue: `dear me! how shabby the happy prince looks!' he said.

    `how shabby indeed!' cried the town councillors, who always agreed with the mayor, and they went up to look at it.

    `the ruby has fallen out of his sword, his eyes are gone, and he is golden no longer,' said the mayor; in fact, he is little better than a beggar!'little better than a beggar' said the town councillors.

    `and here is actually a dead bird at his feet!' continued the mayor. `we must really issue a proclamation that birds are not to be allowed to die here.' and the town clerk made a note of the suggestion.

    so they pulled down the statue of the happy prince. `as he is no longer beautiful he is no longer useful,' said the art professor at the university.

    then they melted the statue in a furnace, and the mayor held a meeting of the corporation to decide what was to be done with the metal. we must have another statue, of course,' he said,and it shall be a statue of myself.'

    `of myself,' said each of the town councillors, and they quarrelled. when i last heard of them they were quarrelling still.

    `what a strange thing!' said the overseer of the workmen at the foundry. `this broken lead heart will not melt in the furnace. we must throw it away.' so they threw it on a dust-heap where the dead swallow was also lying.

    `bring me the two most precious things in the city,' said god to one of his angels; and the angel brought him the leaden heart and the dead bird.

    you have rightly chosen,' said god,for in my garden of paradise this little bird shall sing for evermore, and in my city of gold the happy prince shall praise me.'


    (robin - 1 Mayıs 2004 17:15)

  • comment image

    karanlık ve boğucu dünyamda, gözyaşlarımı hak eden tek şey, bu hikaye.

    modern zamanın mutlu olamayan mutlu prenslerinden
    biriyim. aslında sayımız o kadar fazla ki, görünmemeyi tercih ediyor oluşumuz bizim varlığımızın reddedileceği anlamına gelmemeli.

    nice vali/meclis üyeleri var bizi alaşağı etmeye çalışan, güzel bir kalbi çürütmeye çalışan.

    kalbinizin o eski saflığında olması adına; okuyun, okutun!


    (a sombre dance - 19 Temmuz 2015 02:44)

  • comment image

    the happy prince, gerek yazıldığı zaman dilimi, gerek yazarının * bu döneme bakış açısı sebebiyle hiç de göründüğü gibi sadece masal yada sadece kısa öykü değildir.
    hikayede, gençliğinde dilediği gibi at koşturmuş, sıkıntı nedir bilmemiş, bir kez olsun yüzü asılmamış olan mutlu prensimizin öldükten sonra görevini şehrin tepesindeki bir heykel olarak sürdürmesi ve bundan sonra nasıl bir toplum bilinci kazandığı anlatılıyor. zaten öykünün anlatmak istediği şey halkla soylular arasındaki uçurum, bu da yazarımıza büyük bir hareket özgürlüğü sağlamakta; viktorya dönemi ingilteresinden daha bereketli bir toprak da görmedim zaten ingiliz edebiyatında. gövdesi altından, gözleri çok değerli taşlardan olan prens bir gün belki de üst benliği sayılabilecek kırlangıçla tanışır ve bütün bedenini şehirdeki yoksulluğu sona erdirmek için kullanır, prens yavaş yavaş değerini yitirirken yardım ettikleri sevinir. öyküde başta kibirli ve umursamaz gözüken kırlangıç oscar wilde tarafından ideal bir aristokrat kimliğine sokulur; yardımsever ve alçakgönüllü. upper class ın züppeliği hikayenin sonuna doğru azalırken aynı zamanda kamu vicdanının da nasıl birşey olduğunu öğrenirler.
    böyle bir konunun böyle bir kısa öyküde işlenmesi belki de wilde'ın alışkanlığından geliyor olsa gerek. kendisi viktorya döneminin ikiyüzlülüğü, adaletsizliği, umursamazlığı ve kibirine oldukça olumsuz bakan biri olduğundan bu kısa öykü onun bu konuyu ilk dile getirdiği yazılı eser değildir. bir başka örneği için; (bkz: the picture of dorian gray)


    (stephen dedalus - 5 Nisan 2005 15:32)

  • comment image

    kucukken okuyup okuyup agladıgım masal, yanilmiyorsam ki yaniliyor olamam zumrut prens'ti turkceye cevrildigi adi; cunku masalin benim okudugum halinde cevrmen aizligi mi desem zumruttendi prensin gozleri.bunu cocuk zihnim mi uyduruyor bilmiyorum; ama sanki kapakta bir de prensin ve kucuk kusun * resmi vardi.


    (lavinia - 5 Nisan 2005 15:11)

  • comment image

    çocuklar için yazılmış keyifli hikayeler.oscar wilde tarafından kendi çocukları için yazılmış olması ile kıskançlığımı çekmiş kitap.


    (ile - 9 Ekim 2001 09:54)

  • comment image

    oscar wilde'ın sadece çocuklar için değil, büyükler tarafından da okunması için yazılan bir kitap bana göre. iyi ki var olan klasiklerden...


    (edwardscissorhand - 15 Haziran 2016 17:26)

Yorum Kaynak Link : the happy prince