Süre                : 2 Saat 15 dakika
Çıkış Tarihi     : 21 Kasım 2018 Çarşamba, Yapım Yılı : 2018
Türü                : Drama
Taglar             : 1970s,nanny,mexico city,mopping a floor,year 1971
Ülke                : Meksika
Yapımcı          :  Esperanto Filmoj , Participant Media
Yönetmen       : Alfonso Cuarón (IMDB)
Senarist          : Alfonso Cuarón (IMDB)
Oyuncular      : Yalitza Aparicio (IMDB), Marina de Tavira (IMDB), Diego Cortina Autrey (IMDB), Carlos Peralta (IMDB), Marco Graf (IMDB), Daniela Demesa (IMDB), Nancy García García (IMDB), Verónica García (IMDB), Andy Cortés (IMDB), Fernando Grediaga (IMDB), Jorge Antonio Guerrero (IMDB), José Manuel Guerrero Mendoza (IMDB), Latin Lover (IMDB), Zarela Lizbeth Chinolla Arellano (IMDB), José Luis López Gómez (IMDB), Edwin Mendoza Ramírez (IMDB), Clementina Guadarrama (IMDB), Enoc Leaño (IMDB), Nicolás Peréz Taylor Félix (IMDB), Kjartan Halvorsen (IMDB), Felix Gomez (IMDB)

Roma ' Filminin Konusu :
Her Şehrin Kendi Sırları Vardır.Cumhruyet’in kuruluşundan dörtyüz yıl sonra, Roma bir milyon insanın yaşadığı kozmopolit bir başkent, hızla büyüyen imparatorluğun merkez üssü ve dünyadaki en zengin şehirlerinden biriydi. Cumhuriyet, tek bir adamın mutlak gücü eline geçirmeden, paylaşılan iktidar ve şiddetli kişisel rekabet ilkeleri üzerine kurulmuştu.

Ödüller      :

Venedik Film Festivali:Best Film
Academy Awards - Oscar:En İyi Sinematografi, En İyi Yabancı Film, En İyi Yönetmen





Facebook Yorumları
  • comment image

    - roma'dan bir sahne-

    prof. zovek, tozlu sahada dövüş eğitimi alan ve ona büyük hayranlık duyan kalabalığın önüne geçer. az sonra çok ciddi bir şey izleyeceklerini söyler... gözlerini bir bez parçası ile sımsıkı kapatır. kollarını başının üstünde birleştirir ve tek ayak üstünde durmaya başlar. büyük hareketler, dövüş figürleri, güç gösterileri paylaşması beklenirken, o gözleri bağlı ve tek ayak üzerinde durmaktadır. kalabalık boş durur mu hiç? hemen hayal kırıklığına uğrar. hatta, aynı anda aynı hayal kırıklığına biz seyirciler de uğrarız (itiraf edebiliriz, biz bizeyiz burada). bunu fark eden zovek, kalabalıktan aynı hareketi denemelerini ister. bilin bakalım, ne olur? sahadaki kimse hareketi yapamaz, tek ayağın üzerinde gözleri kapalı olarak bir türlü dengeye gelemez...

    -bu sahne şimdilik cebimizde dursun-

    öyle bir zamanda yaşıyoruz ki; her şeyi hızlıca tükettiğimiz gibi, her defasında da şaşırtılmayı bekliyoruz. tıpkı zovek'ten beklendiği gibi; büyük hareketler, büyük sözler, büyük sürprizler, büyük şaşırtmacalar, büyük kurgular, büyük aşklar, büyük adamlar, büyük kadınlar... ilgimizi çekiyor (listesi bile büyük). ilgimizi çekmeyen hiçbir şeye yakından bakmaya da çabalamıyoruz. içindeki sıradanlığın güzelliğini, zorluğunu, inceliğini ve anlamını görmeye zaman ayırmıyoruz. "aman canım ya, bu muydu?" deyip dudak büküp, geçip gidiyoruz.

    roma'nın sunduğu hiçbir şey büyük değil. sıradan insanların, sıradan anlarını anlatıyor. onu izlerken; sıradanlığı izlemeyi ne kadar çok özlediğimi ve bunu böyle özenle yapabilmenin aslında ne kadar zor olduğunu hatırlıyorum.

    - şimdi tekrar zovek'in sahnesine dönebiliriz-

    roma; kendi içinde, kendi meselesini bu sahne ile anlatıyor aslında (veya ben öyle yorumladım diyelim). "saman gibi film", "bomboş bir film", "yavan bir film" diyeceklere, prof. zovek gibi kibarca soruyor sadece; "ne bekliyordunuz? uçmamı mı?"

    - the end-

    ("siz yapın da görelim" kısmını da ben ekliyorum buraya. sahiden, siz uçarsanız onu da izleyeceğim ve en az roma'yı sevdiğim kadar seveceğim)


    (dolls - 11 Ocak 2019 00:11)

  • comment image

    söz konusu sinema olduğunda türk milleti kadar zevksiz insanlar var mı diye derin derin düşünüyorum. aslında zevksiz kelimesi de tam anlamıyla sorunu karşılamıyor. ülkenin, milletin üzerine on yıllardır çökmüş olan muhafazakarlık beğenilerimize de sirayet etmiş.

    sinema için konuşuyoruz ancak bu sorun her yerde geçerli. insanlar alternatiflere şans verip öne çıkan yönlerini keşfetmeye çalışmaktansa ısrarla beğenilerini bulmak için okuyup, izleyip yorumluyorlar. bulamayınca da eleştiriyorlar. herkes sizin zevklerinize hitap etmek, sizin düşüncelerinizi paylaşmak, sizi memnun etmek zorunda değil. insanlar açık görüşlüler ve yenilikleri tecrübe etmekten korkmuyorlar.

    film benim için güzeldi. durağan olduğunu söylemeye gerek yok fakat bu filmi kötü yapmıyor. sinema artık belirli bir bölgenin ya da zihniyetin tekelinde değil. gerçekten çok farklı anlatım biçimleri, çekim teknikleri, kurgular ya da performanslar bulabilmek mümkün. tüketici ise eleştirisinde daima haklı. beğenmedi iseniz beğenmemişsinizdir fakat eleştirilerin vasatlığı yürek burkan cinsten, içler acısı.

    adam diyor ki bekledim bekledim bir şey olmadı. dünyanın pek çok yerinde zaten "pek bir şey olmuyor". insanlar oldukça kısıtlı alanlarda, bir çok kalp kırıcı deneyim ve kısa süreli umutlarla yaşayıp göçüp gidiyorlar. sinema bize salt "eğlence" olarak anlatıldığı için herkes aksiyon, hızlı bir hikaye, güzel kadınlar vesaire beklemekte. cuaron ise başlıkta da söylendiği üzere hakiki bir hayatı tutup sinemaya dehşet ötesi bir çekim güzelliği ile aktarmış. bunu "beğenmemek" kişiseldir ve saygı duymak gerekir. ancak "bir şey olmuyor" sığlığı ile eleştirmek yorum yapmak değildir. burada recep ivedik serisi için haklı olarak sayfalarca sosyolojik eleştiri yazan arkadaşlar var. eleştiri budur.

    t: sakin ancak sinemaya hak ettiği onuru, saygınlığı, duruşu sağlayan kült filmlerden birisidir.


    (social strata - 6 Ocak 2019 23:06)

  • comment image

    köklü bir uygarlıktan gelen ama 16. yüzyıldan itibaren yaklaşık 3 asır boyu ispanyol sömürgesi altında bir nevi evciltilmesi gereken hayvan muamelesi görmüş; birey olduğu, bir erkeğe öfkelenemeyeceği kadar unutturulmuş güney amerika yerlisi bir kadın gördüm ben bu filmde.

    erkekleri tarafından gözümüzün önünde harcanan iki kadın var. ikisinin de sevgileri, emekleri, güvenleri, erkeklerine olan inançları boşa çıkarıldı ama uğradıkları haksızlıklara verdikleri tepkiler arasında dağlar kadar fark vardı. biri, eve gelen eşini kapıda karşılayan; sabahında bırakacağını bile bile ona tüm sevgisiyle sarılan; aldatıldığını bildiği halde kendinde şansını deneyen birini tersleyecek kadar sadık bir kadındı ama duyduğu öfkenin acısını, eşinin kıymetli otomobilini hurdaya çevirerek çıkardı. buna karşın cleo, onu iştahla öperken hamile olduğunu söylediğinde tüyen ve karşısına çıktığında onu tehdit eden adama tek söz söyleyemeyecek kadar sindirilmişti. işte onlarda bu farkı yaratan, yalnız toplumdaki kazanılmış statüleri değil, cleo’nun ait olduğu “öteki” sayılan kökenin, egemen güç tarafından birey olduğunu unutturacak kadar maruz kaldığı bastırma politikalarıdır.

    filmin başından sonuna kadar evde çalıştığı sahnelerde, cleo’nun, kameranın pan hareketiyle uyumlu ve akıcı ilerleyişi, fellini’nin e la nave va filminden şu sahnesini aklıma getirdi. onlardan, kusursuzluğu yakalamak için sarf ettikleri efor yetmezmiş gibi efendilerin göz ahengini de bozmamaları bekleniyor. ve bir türlü takdir görmeyen bu yüksek performans yüzünden o da biz de biliyoruz ki çocukla ölüm oyunu oynadığında fark ettiği yorgunluğunu gidermek için dinleneceği tek yer, ebedi istirahatgahı olacak.

    peki, üzerine bu kadar görev yüklenmişken neden bir "offf, çok yorgunum" bile demez ki insan? üstelik dört tane afacanı uyandırmakla yeniden uyutuncaya kadarki geçen zaman diliminde şefkat ve sabır isteyen ağır bir sorumluluğu da var. ve gone with the wind filminden aşina olduğumuz agresif dadı gibi davranma lüksü de yok. anlaşıldığı üzere iş tanımında belirtilmeyen bu anaçlık, asırlar önce boyun eğilmiş bir köleliğin günümüzdeki yansıması. hatta ataları, yüzyıllar önce küçük efendilerini, palmiye yaprağıyla serinletiyordu muhtemelen ama pervane diye bir şey icat edileli beri ona ihtiyaç kalmadı. abarttım mı? sanmıyorum. çünkü kendi öz dillerini* yalnızca etrafta ispanyol efendilerden herhangi biri yokken kullanabiliyor olmanın verdiği rahatsızlığın, bu küçük efendilerin, amerikalı kadının yanında ingilizce konuşma mecburiyetine isyanında dile gelmesi bir rastlantı değil. ne de olsa herkes, kendi gücünün yettiğine...

    ya o tüm duvarları doldurulmuş hayvan başıyla süslenmiş çiftliğe ne demeli? eğlence anlayışları bile vahşi! patlayan silahların sesiyle kahkahalar atan barbarların, sanki yüzyıllar öncesini canlandırmasıydı o gün yaşananlar. hemen akşamında, o toprakların asıl sahibi yerli halkın kutsal sembollerinden birini maymun etmeleriyse, en vurucu darbe değil de ne! ve sebep oldukları yangın sırasında kostümün maskesini çıkaran genç adamın yaktığı ağıt, tüm bunların bir parçası olmaktan duyduğu utanç gibiydi.

    efendilerinin koltuk minderlerine layık görülmeyen cleo, o gece kendi insanlarıyla eğlence için hayvanların katına indi ve kendi içeceklerinden* * birini seçti. batıl inançların imgesel gücünden yararlanan yönetmen, doğmayacak çocuğun alametini, burada da kırılan kadehle gösterdi. doğmamasını dilediğini çok sonra öğrensek de beşik almaya gittiği mağazada, bebeği reddeden fermin tarafından vurulacağını sandığımda, "hayır!" diyen iç sesimi bastıramadığımı ve başımı başka yöne çevirmeye çalışırken ekrandan gözümü alamadığımı biliyorum.

    meksikalı mankurt fermin... sistemin kölesi, diğer bir tabirle özel eğitimli bekci köpeği. asfalt görmemiş mahallelerde devlet eliyle yetiştirilip pırıl pırıl caddelerde ikamet eden efendilerin düzenini teminat altına alır ve adaletsizliğe ses çıkaranlara doğrulttuğu silahla dünyanın en tuhaf mahluku olmaya hak kazanır!

    "ve bu dünyada, bu zulüm
    senin sayende.
    ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
    ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
    kabahat senin,
    — demeğe de dilim varmıyor ama —
    kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!"

    ancak fermin'de bu motivasyonu yaratan, medyanın gücüdür. alelade biri, televizyonlarda bir kahraman gibi parlatılır ve onun binler üzerindeki etkisinden otoriter devlet faydalanır. işin acı tarafı, bu taktik hala tedavülden kalkmadı. bizde de her fırsatta mesleğindeki lakayt hallerini ballandırarak anlatan bir adamın, medya patronluğuna ulaşan serüveninde, programlarında meşhur ettiği ipsiz sapsızlar, bir süre sonra saraylara layık sofralarda iftar yemeklerine katılmadılar mı?

    peki cleo ve fermin, çok mu farklılardı? biri, devletin milislerine katılmaya ikna edilmişti. ama diğeri de yüzme dahi bilmeden dalgalarla boğuşarak varlığını, efendilerinin varlığına armağan etmiş olmuyor muydu? bu, sevgiyle açıklanamayacak bir şey. zaten bundandır ki istemediği bebeğin yükünün dört katını halihazırda üstlenmiş olmasına rağmen, çocuğundan esirgeyip başkalarına gösterdiği fedakarlığın, vicdan azabı olarak damla damla gözlerinden dökülmesi.

    bu film bir günah çıkartma bana göre. hani başkaları adına utanmak deyimi var ya, kahvaltı masasında bahsi geçen askeri jeep'e su dolu balon attığı için öldürülen çocuğa; kendi sahip olduğu astronot kostümüne sahip olamadığından kafasına kesilmiş kova geçiren kenar mahalle çocuğuna; efendilerin arazi kavgaları yüzünden emekçinin öldürülen oğluna; yerlerde oturmaya mahkum hizmetçilere; ışıkları erkenden söndürmeleri istenirken sabah daha prezantabl görünsünler diye duşa mecbur bırakılanlara; sanki pislik bulaştırmış gibi temas ettiği ahizeyi silmek zorunda kalanlara; daha adil bir düzen olsun diye sokaklara çıktığında öldürülenlere duyulan mahcubiyetten dolayı, yapanlar adına özür dilemek... son sahnede rutinine dönen cleo için değişen bir şey yoktu belki ama küçük efendilerden biri*, anlaşılan tarafını değiştirmişti.


    (ozenti filozof - 19 Aralık 2018 14:48)

  • comment image

    birbirlerine enfes bir şekilde bağlanmış metaforlarla dolu film;

    --- spoiler ---

    +prof. zovek'in gelip tek ayak üstünde kollar yukarı, gözler bağlı bir şekilde durduğu noktada, insanların hayal kırıklığına uğraması üzerine, "sürpriz mi bekliyordunuz, ne bekliyordunuz uçmamı mı?" diyerek kolay görünen bir şeyin zorluğunu gösteriyor, bu hareketi yaparken de yukarıdan bir uçak geçiyor (+bir tek cleo nin dengeli bir şekilde durabilmesi de güzel bir foreshadowing).

    filmin sonunda da, aslında film boyunca zaten her bebekli sahnede travmatik bir olayla karşılaşırken (+yeni doğanları izlerken deprem kopması +beşik alacakken, olayların patlak vermesi ve hatta ve hatta bir adamın gelip "dolabın" içinden adamı "çekip çıkarıp" direk öldürmesi vs.) denizin içine yüzme bilmeyerek girip, dalgaları yara yara, tüm zorluklara kafa atarmışcasına iki çocuğu kurtarması (yine tüm bu kurtarma sahnesinin direk ilk planla olan benzerlikleri mükemmel) akabinde "ben aslında doğsun istemedim" minvalinde bir şey söylemesi bir nevi cleo' nin içinde tuttuğu sıkıntıların patlaması, bu sözden sonra ise tüm film boyunca alışkın olduğumuz kalabalık, dağınık, her bir piksel de görebileceğimiz detaylı sahnelerin aksine, neredeyse tek vücut olmuş, çok daha yakın çekim bir yapı görüyoruz ve tam ortasında ise cleo. (poster)

    tüm bu olaylardan sonra eve döndüğümüzde alışkın olduğumuz o boklu pasajı bu sefer hiç görmüyoruz. "arınmış" olan cleo ise son planda artık "yukarı" doğru çıkıyor ve kadraja prof. zovek' in uçağı giriyor...

    cleo aslında prof. zovek gibi dışarıdan kolay sanılabilen ama gerçekte çok zor olan bir süreci tamamlıyor ve film çözüme ulaşıyor.

    -

    +diğer yazarlar da sık sık bahsetmiş, çekimler, tek planlar, 1971 senesinin pürüzsüz ve inanılmaz derecede gerçekçi bir şekilde verilmesi, her şey gerçekten de kusursuz.
    +alfonso cuarón, gravity'de de yine bu tarz bir "yeniden doğuş" sonu vermişti bize, ilginç bir tesadüf olarak şimdilik bırakıyorum bunu da buraya.

    ayrıca değinmeden edemeyeceğim;

    - lorke lorke diyerekten dans eden meksikalılar?
    - koyunlar önünden deparla koştururken derin derin oksijen çeken cleo? (tezek addicts)
    ---
    spoiler ---

    edit: cleo


    (egolaman - 18 Aralık 2018 01:33)

  • comment image

    meksikalı öğrenciler ile devlet tarafından kırsalda sopalarla çatışma için yetiştirilen gençler var, öğrenciler protestoya başlayınca bunlar elindeki sopalarla ve tabancalarla öğrencilere saldırıp öldürünce istemsizce eyvah! dedim. sanki filmde meksika'yı değil de türkiye'yi izliyor gibiydim.

    artık her kötü sahnede türkiye'yi görür olduk, nasıl bir psikoloji içine girdiysek.


    (paleoantropolog - 17 Aralık 2018 15:05)

  • comment image

    alfonso cuaron'un yapımcılığını, yazarlığını, yönetmenliğini ve hatta görüntü yönetmenliğini üstlendiği film.
    neredeyse tamamı kendi anılarından ibaret bu filme roma adını vermesinin birden fazla sebebi var. biri çocukluğunun geçtiği semtin adının roma olması, diğeri ise ispanyolca aşk anlamına gelen amor sözcüğünün tersten yazılışı olması.

    bu filmi merakla beklememin en büyük sebebi gravity'dir. bazı filmlerin insanların hayatında dokunduğu, sanki kendisi için çekilmiş hissi uyandıran anları vardır ya işte gravity benim için öyle bir yerde. hala da alfonso cuaron'un en iyi filmi olduğunu düşünüyorum.
    böyle dediğim için yanlış anlaşılmasın, roma'yı sevenler tarafındayım. o nedenle biraz araştırma yaptım.

    filmin adandığı kişi yani lipo, alfonso cuaron'un çocukluğunda çok bağlı olduğu hatta saf bir aşk duyduğu bakıcısı, bu filmdeki cleo karakterinin esin kaynağı. filmin geçtiği evin de yine cuaron'un ailesinin evi olduğu, kullandığı birçok eşyanın ve mobilyanın da o günlerden kaldığı söyleniyor.
    yönetmen olarak filmde hayat kadar doğal hatta yer yer belki yavaş ve beklenmedik anlar yakalamak istemiş. o nedenle oyuncuların çoğu sıradan insanlardan oluşuyor. tepkilerinin doğal olmasını istediği için senaryoyu da günlük olarak vermiş. oyuncular o gün sete geldiklerinde neyi çekeceklerini bilmiyorlar, anlık okuyup biraz da kendilerinden bir şeyler katarak oynuyorlar.
    izleyenler çok etkileyici bir doğum sahnesi görecekler. o sahnedeki doktor ve hemşireler dahil tüm personel gerçekten o hastanede çalışan kişilerden oluşuyor. üstelik sahneyi hiç kesme yapmadan tek seferde çekip bitiriyor.

    filmin (yönetmenin) başarılarından biri de kaos, kargaşa anlarını, oldukça kalabalık bir oyuncu kadrosu olmasına rağmen hatasız çekmesi ve izleyiciyi de o mekanın içindeymiş hissi vermesi. sokak gösterileri, orman yangını, yılbaşı eğlenceleri neredeyse art arda ama hiç yormuyor.

    filmde benzer öyküleri yaşayan farklı sınıflardan iki kadının hikayesi temel alınmış gibi görünse de aslında uzun bir fotoğraf şöleni izliyorsunuz. duygu geçirimi izleyicinin bakış açısı, hayat tecrübesine bağlı olarak değişiyor. tek bir drama hepimizin birden üzülmesi üzerine gidilmemiş. bunu çok sevdim.

    --- spoiler ---

    4 çocukla doktor kocası tarafından başka bir kadın için terk edilen evin hanımına üzüldüm mü, hayır. çünkü olur böyle şeyler.

    ilk sevgilisinden hamile kalıp, sevgilisinin kaçması sonrası karnında çocuğuyla hizmetçilik yaptığı evde hayatını sürdürmeye çalışan cleo'ya üzüldüm mü? hayır. çünkü olur böyle şeyler.

    ölü doğan bebeğe üzüldüm mü? hayır. çünkü annenin her hareketinde o bebeği istemediğini, yaşadığı sefalete onu da çekmenin hata olduğunu düşündüğünü görebiliyordum.

    evin hanımının çocuklarına babasıyla ayrıldıklarını söylemek için gittikleri tatilde düştüğü çaresizliğe üzüldüm mü? evet. çünkü iki kişinin hatasının cezasını tek kişi çekmemeli. (ayrıca ailelerin dağıldığı haberini almışken, boynu bükük dondurma yiyen çocukların hemen arkasında düğün halayı çeken güruha ben de bir pöff çektim)

    cleo'nun yüzme bilmediği halde boğulmak üzere olan bakıcılıklarını yaptığı iki çocuğu (birisi yönetmenin ta kendisi) kurtarmak üzere dalgalara doğru cesaretle yürümesine, çocukları kurtarıp tüm aile olarak birbirlerine sarıldıklarında ölü doğan bebeği için "onun doğmasını istememiştim" itirafını yaparak ağlamasına üzüldüm mü? evet, hem de çok. çünkü bu iki çocuk için gösterdiği cesareti, kendi çocuğu için gösterememenin farkındalığıydı o. sefaletin yüzüne bir kere daha tokat atışıydı.

    sinema perdesindeki gravity göndermesini fark ettim mi? elbette evet.

    ---
    spoiler ---


    (pul - 17 Aralık 2018 14:27)

  • comment image

    keyifle, hayranlıkla izlediğim film. senaryosu, görüntü yönetimi, kurgusu... sıradan bir konuyu derin ve incelikli bir sinema hikayesine dönüştürüvermek her yönetmenin harcı değil. üslup o kadar estetik ki... aldığı alacağı tüm ödüller helal.

    --- spoiler ---

    doğum sahnesinde mahvoldum.

    bir de üniversite olayları... devlet eliyle gecekondulardan toplanıp yetiştirilen katiller.... ne kadar tanıdık ve tanıdık olması ne acı.
    ---
    spoiler ---


    (dalsiz zerdali - 15 Aralık 2018 11:17)

  • comment image

    toprak sahadaki antrenman sahnesiyle alparslan türkeş'in 70'lerdeki ülkücü eğitim kamplarına gönderme yapılan film.fermin'in cleo karşısında bütün ninjalık hünerlerini sergileyip samim saka ve baturalp hocaya bağlaması güldürmüştür de.


    (behlul halitziyagil - 15 Aralık 2018 04:23)

  • comment image

    bu başlığa filmi uzun uzun övmeye geldim, zaten bir filmi uzun uzun övmeyeceksem hakkında yazmak istemem, benim de film eleştirisinden anladığım budur.

    "bu film ne hakkında" diye bir soru sorulursa benim vereceğim cevap şudur: bu film anılar hakkında bir filmdir. hayır, sadece yönetmenin anılarından oluşan bir film değil bu; roma, daha çok anımsamaktan bahsediyor. tarkovski'nin anılarını önümüze serdiği zerkalo (ayna) filmi gibi, bu yıl festivallere gelen ve bir karakterin anılarına yolculuğunu gösteren di qiu zui hou de ye wan(uzun bir günden geceye yolculuk) filmi gibi... anımsama filmi bu; uzun planlar, yavaş kaydırma hareketleri çevreyi yavaş yavaş tanıtan bir işlev görüyor ve sanki "peki başka ne vardı" diye düşünen birinin 'anımsama' eylemini çağrıştırıyor.

    bu tip filmler kopuk kopuk olur, net olaylardan oluşmaz, ayrıntı odaklıdır ve bu tip filmleri ya seversin ya da nefret edersin. anlamayabilirsin de ve bir twitter troll'üysen yapacak daha iyi bir işin olmadığından filmi aptalca bulduğuna dair tweetler atarsın filan... ben bu filmi çok değerli buldum, di qiu zui hou de ye wan ile beraber yılın en iyi iki filminden biri benim için... sanki cuaron, öncesinde çektiği tüm filmlerini bu filmin hakkını verebilmek için çekmiş gibi, önceki filmlerdeki geliştirdiği teknik yetileri bu filme hazırlıkmış gibi. en popüler filmlerinden gidersek gravity'deki boşluğu-yalnızlığı da children of men'deki kaosu da hissetmek mümkün bu yapımda...

    aynı soruyu bi daha sorsa biri ve bana "bu film ne hakkında" dese "kaos hakkında" derim. cuaron'un toplu oyuncu yönetimi harika... evin içinde de, dışarıda da, öğrenci eylemleri gerçekleştirilirken de, dövüş kamplarında milis eğitilirken de, orman yangını söndürülürken de bir kaos durumu kendini belli ediyor. sıradanlaştırılmış bir kaos.... bir geçit töreni ile silahlı bir eylemin çok bir farkı yok bu olaylar zincirinde, hepsi başkarakterimiz cleo için aynı şeyi ifade ediyor ve yönetmen herhangi bir politik yorumda bulunmamak için aynı düzlemde değerlendiriyor bunları. duygusal olarak da bir denge taşıyor olaylar: insanlar orman yangınında eğlenebiliyor ya da denize girmek gerilime dönüşebiliyor.

    olaylar arasındaki geçişler de bir anlam taşıyor: mesela uzaydaki astronot görüntülerinden sonra çamurlu yollarında yürünen meksika görüntülerine geçilebiliyor. insanın çizgisel olmayan, amacı olmayan yolculuğunu gösteriyor gibi bu enfes geçiş... yani cleo'nun evin içinde her gün aynı şekilde dönüp durması gibi dönüp duruyor tüm meksikalılar, tüm sıradan insanlar... aynı yoldan geçip duran bir geçit töreni gibi, amaçsızca dolanıp duran bir insanlık durumu çiziliyor bize bu filmde. "yönetmen bi bok anlatmamış" ya da "bu film bize ne anlatıyor" diyenlerin anlaması gereken de o olabilir. film, bizi her gün aynı yerde dönüp durmaya programlayan yaşamı, kişisel ayrıntılarla anlatıyor. ustalıklı bir şekilde zihnine ortak ediyor bizi yönetmen.

    evet film ayrıntılar üzerinden gelişiyor. girişte gördüğümüz temizlik suyunun üzerindeki yansımalar gibi müthiş ayrıntılar bunlar. insanın farklı yansımaları, farklı görünümlerine dair ayrıntılar topluyoruz roma'dan: 'beyaz kadın'ın sert, çaresiz, şefkatli ve vahşi görünümlerine; yerli kadın cleo'nun zavallı, güleç, güçlü, umutlu, acımasız görünümlerine dair... bu tip iç içe geçmiş siyah beyaz görünümler...

    bazıları filmi gereksiz stilize ve hesapçı buluyor. sanki siyah beyaz olması bu filmin gereksiz yere stilize olduğunu gösteriyormuş gibi. eğer öyle olsa kara film gibi bir şeye benzetirdi filmini yönetmen, sert ışık-gölge oyunlarıyla... bu tarz bir kolaycılığa kaçmıyor. yumuşak ışık kullanımıyla, sepyaya varan bir siyah beyaz kullanımı, filmin görsel gücünü artırıyor. hesapçı olsaydı da shape of water gibi bir film olurdu, tüm ötekileştirmeleri bir filme toplar dümdüz servis ederdi seyirciye. oysa ki bu filmde kadın sorunu da yerli sorunu da sınıf ayrımı da organik duruyor. her şey o an, canlı bir şekilde yaşanıyor gibi. olup bitene biraz yüksekten baktığında, gözüne nefes alıp veren bir meksika çarpıyor. (gözüne çarpabilir ancak, gözümüze sokmuyor çünkü yönetmen. öykünün 70-71 yılında geçtiği bile sadece küçük bir yerden anlaşılıyor)...

    film, ışık ve kamera kullanımı için bile ayrıca izlenmeyi hak ediyor. gerçekçi olmak için sallanmıyor kamera, güzelce kayıyor insanlar üzerinden... ya da tamamen görüntüye hizmet etmesi için insanlar figürleştirilmiyor, kameranın değil insanların hareket halinde olmasıyla sağlanıyor gerçekçilik (sadece görüntü boyutuyla değil bütün karmaşanın düzenlenmiş hali olan ses boyutuyla da)... görsel anlamdaki perspektif derinliği farklı insan hâllerini iç içe değerlendirmemizi sağlıyor, negatif alan iyi ayarlandığı için yalnızlık-boşluk duygusu da oluşuyor ve toplu oyuncu performanslarıyla canlılık, akıcılık sağlanıyor.

    diyelim ki karşımızdaki kişi tatmin olmadı hâlâ, yav diyor "bu film ne anlatıyor?" o zaman da belki şöyle denilebilir: "dağınık bir evi toplamak ve yaramaz çocuklara bakmak görevindeki bir hizmetçinin kişisel hayatından bir kesit gösterirken dağınık bir memleketin yaramaz çocuklarına dair görünümler sunuyor." sonuç olarak filmi kare kare dokuyan yönetmen, kişisel başyapıtına imza atıyor ve bizim de müthiş bir film izlememize vesile oluyor.


    (cag disi bir uyumsuzluk delisi - 15 Aralık 2018 03:30)

  • comment image

    yönetmenliğini oscar ödüllü yönetmen ve senarist alfonso cuarón'un yaptığı 2018 yapımı netflix filmi.

    dünya prömiyerini bu sene gerçekleştirilen 75. venedik film festivali'nde yapan ve burada büyük ödül olan altın aslan'ı kazanan film, ülkemizde ise film listesine son dakikada eklendiği filmekimi 2018'de seyirci ile buluşmuştu.

    cuarón'un bugüne kadar gerçekleştirdiği en kişisel proje olan ve yönetmenin 2013'te büyük ses getiren gravity'den bu yana çektiği ilk film olan roma, mexico city'nin orta sınıf ailelerin yaşadığı roma mahallesindeki bir evde hizmetçi olarak çalışan genç cleo'yu konu alıyor. kendisini yetiştiren kadınlara bir sevgi mektubu niteliğindeki filmde cuarón, kendi çocukluğunu anımsayarak 1970'lerin çalkantılı siyasi ortamındaki sosyal hiyerarşi ve aile içi çatışmaların canlı ve duygusal bir portresini çiziyor.

    film bu cuma günü netflix üzerinden ve sınırlı sayıdaki sinema salonunda gösterime girerek biz sinemaseverleri yılın en merakla beklenen yapıtına kavuşturacak. merakla bekliyoruz efendim.

    edit: filmi nihayet birkaç saat önce izledim ve büyük bir merakımı giderdim. açıkçası filmin birçok ödül alması ve özellikle sosyal medya başta olmak üzere birçok yerde aşırı derecede övülmesi ve neredeyse hiç kötü yorum ile karşılaşmamam beni biraz tedirgin etmişti çünkü en son böylesine bir duruma call me by your name ve you were never really here filmlerinde şahit olmuş ama filmleri izledikten sonra ne kadar şişirilmiş olduklarını fark etmiştim. şükür ki bu filmde aynı hayal kırıklığını yaşamadım. filmin hikayesi ilk bölümlerde son derece sıradan görünmesine rağmen ilerleyen dakikalar ile birlikte ilgi çekici bir hale alıyor ve seyirciyi rahatlıkla içine çekiyor. tamamı cleo karakteri üzerinden ilerleyen filmde hikaye, malum olayın yaşandığı anda adeta enerjisini zirveye taşıyor. böylesine bir sahnenin bu derece etkili çekilmesi ve aktarılması en beğendiğim noktaydı. 1970'lerin hemen başında mexico city şehrine götüren hikaye dönemin sosyal, kültürel ve toplumsal yanlarına son derece doğal bir şekilde dokunarak perdeye aktarıyor. o dönemleri görmeyen biri dahi o zamanlar yaşanan depremi, dönemin popüler filmlerini, dünya kupasının 1970'de meksika'da düzenlendiğini, yapılan öğrenci protestolarını ve bunun gibi birçok ayrıntıyı film aracılığı ile öğrenebiliyor. farklı sosyal statülerde olsa dahi kadının karşı karşıya kaldığı zorluklar ve çaresizlik dünden bugüne bazı şeylerin çok da fazla değişmediğini acı bir şekilde ortaya koyuyor. tüm bu detayların yanı sıra filmin en öne çıkan yönlerinden birisi de görüntü yönetmenliğiydi. bol sayıda tek çekimin yer aldığı ve özellikle denizdeki boğulma sahnesi sekansında oldukça sakin kalmayı başaran kameranın durumu insanı gerim gerim geriyor adeta. bunun yanı sıra kameranın kendi ekseni etrafında yarım ve bir turluk dönüşlerinin sakinliği de çekim kalitesini oldukça yükseğe çekiyor. görüntünün yanında sese de değinmemek ayıp olurdu sanırım. diyalogları hiçbir şekilde engellemeyen ve arka plandaki varlığı ile filmi adeta doygunluğa oluşturan arka plandaki diyaloglar, köpek sesleri, uçak sesi, trompet sesleri vb. bütünüyle düşünüldüğünde bizlerin bihaber olduğu hayatların hikayesini aktarması bakımından son derece başarılı olan film, oscar yarışında en iddialı yapımlardan biri olarak öne çıkıyor.

    filme puanım: 8,5


    (aslansimsek - 12 Aralık 2018 17:11)

Yorum Kaynak Link : roma (alfonso cuaron filmi)