• ""iyi sanatçılar taklit eder. büyük sanatçılar ise araklar" sözünü pablo picassodan araklamış insan."
  • ""abi cumaya gidiyorum, bi' saatligine bakiver" diye bakkal dukkani teslim etsen bu adama avm olarak geri verir. oyle de elini attigi isi buyutme sevdalisi bi' adamdir."
  • "hakkında çıkan ceo'luğu bırakma haberi doğruysa yeni bir çağ başlıyor denebilir.şaka lan şaka ne çağı çok da sikimde."
  • "ermeni olayları olmasaydı ve clara jobs göçmeseydi ve steve jobs'u evlatlık alıp türkiye'ye getirseydi, mevcut türkiye şartlarında steve jobs olsa olsa devlet memuru olurdu."
  • "herkese kredi kartına on iki ay iki yüz elli tl yi kitleyip bu dünyadan göçmüş ceo."
  • "asureye nohut fasulye koyardi."




Facebook Yorumları
  • comment image

    stanford konusmasının (bkz: stay hungry stay foolish) türkce metni asagida olan kişi:

    “bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. ben üniversiteden hiç mezun olmadım. doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an!

    sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. hepsi bu. büyütülecek birşey değil. sadece üç hikaye.

    ilki noktaları birleştirmekle ilgili.

    ilk 6 aydan sonra reed üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. okulu neden bıraktım?

    olay ben doğmadan başlamıştı. biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.

    ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. o zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim.

    bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki hare krishna kilisesine gidiyordum. çok güzeldi. merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.

    bir örnek vereyim: o zamanlar reed üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. ama on sene sonra, ilk macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. bunların hepsini mac’te kullandık. mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.

    eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. windows da mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı.

    tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. bir şeye güvenmelisiniz - tanrıya, cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi bir şeye. bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.

    ikinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.
    hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. woz (steve wozniak) ve ben apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. en nadide ürünümüz macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.

    ardından kovuldum.

    kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? şöyle: apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. hem de herkesin gözü önünde. hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.

    birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. dave packard ve bob noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. dışlanmıştım ama hala aşıktım. ve yeniden başlamaya karar verdim.
    o zaman farkına varmamıştım ama apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.

    sonraki beş sene next adında bir şirket kurdum, pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi toy story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. inanılmaz olaylar zincirinden sonra, apple next’i satın aldı, ben apple’a döndüm ve apple’ın yenilenmesinin kalbinde next’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. ve laurence ile harika bir aile kurduk.

    apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı.

    bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. sakın inancınızı kaybetmeyin.
    devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. işiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.

    durulmayın. tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. yani bulana kadar devam edin. yılmayın.

    üçüncü hikayem ölüm hakkında.
    on yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:
    “her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”
    bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” uzun süre art arda, “hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.
    insanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.

    kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. zaten çıplak ve savunmasızsın. yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok.

    bir yıl kadan önce bana kanser teşhisi kondu. sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. bu veda etmek demekti.
    bütün gün o teşhisle yaşadım. akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.
    beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.

    hiç kimse ölmek istemez. cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. oysa ölüm hepimizin ortak sonu. şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. hayat’ın değişim ajanı. yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.
    zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. bunun dışındaki herşey ikinci planda.
    gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, the whole earth catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. menlo park yakınlarında yaşayan steward brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.

    stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970'lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.
    fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “aç kalın, budala kalın (stay hungry. stay foolish).” aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. aç kalın, budala kalın. kendim için hep bunu diledim. ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum:

    aç kalın, budala kalın.

    hepinize çok teşekkür ederim.”

    alıntı:
    http://xspgroup.wordpress.com/


    (umka - 23 Ocak 2008 12:42)

  • comment image

    ermeni olayları olmasaydı ve clara jobs göçmeseydi ve steve jobs'u evlatlık alıp türkiye'ye getirseydi, mevcut türkiye şartlarında steve jobs olsa olsa devlet memuru olurdu.


    (gazliyarimfenasalmis - 20 Eylül 2011 09:50)

  • comment image

    herkese kredi kartına on iki ay iki yüz elli tl yi kitleyip bu dünyadan göçmüş ceo.


    (noisy - 8 Ekim 2011 00:07)

  • comment image

    steve jobs ve steve wozniak in ilk tanismasi hewlett-packerd elektronik firmasinda olur. bu sirada wozniak sehirlerarasi gorusmeleri bedava hale getirenblue box adli ilegal ve cep buyuklugundeki telefon aparati uzerinde calismaktadir. jobs bu aletlerin satisi konusunda wozniak'a yardim eder
    jobs 1974 de game designer olarak atari de ise baslar sonra biraz para biriktirip hindistan seyahatine cikar.tapinaklarda takilir vs...
    geri geldiginde wozniak'in mahallede kurdugu "ev yapimi eloktronik aletler klubu " nun toplantilarina katilir
    ve dev sirketlerin kulandigi kocaman odalar kaplayan cok pahali bilgisyarlarin kisisel olmasi gerektigi fikrini ortaya atar (21 yasinda) ve kisisel bir bilgisayar yapmak icin wozniak i ikna eder. ve jobsun garajinda bira ve ot icerekten ilk prototibi yaparlar. wozniak bu aletin satilabilecegini aklindan bile gecirmezkene jobs buyuk cabalar ve kavgalar sonucu onu ikna eder ve hazirladiklari bir el ilaniyla bu bilgisayari satmaya baslarlar.
    sirket kurmak isteyen jobs 3-5 bankaya gidip "ben bilgisayar yapacam insanlar evinde kullanacak" diyince banka mudurleri kiclariyla guler ve kredi filan vermezler. jobs guzelim sari renkli wolswagenini wozniak ise hewlett-packard scientific calculater ini satar. elde edilen 1300$ ve biriki elektronikciden kredi ile apple computer inc jobs un garajinda kurulur. 1976 da apple i i satisa sunarlar. 1977 de apple ii ile firma hizla buyumeye devam eder. ibm inde kisisel bilgisayar piyasasina girmesiyle (ibm pc) buyuyen firmaya profosyonel bir yonetici gerektigini farkeden jobs pepsi genel muduru john sculley ile flort etmis ve ona bak john cugum. guzel kardesim "sen pepside 5 sene kalirsan cocuklara bircok sekerli su satmis olursun ama apple a gelirsen dunyayi degistirebilirsin" demistir. ve bu laf uzerine sculley teklifi tabiki kabul etmistir. bu arada kendini yeni bir bilgisayar tasarimi calismalarina veren jobs mouse olayini bulan xerox a bir gezi yapmis. kendileri gibi graphical user interface uzerinde calisan xerox ekibinin fikir ve goruslerini almis ve bircogunu daha sonradan macintosh tasarim ekibine katilmalarini saglamistir. bu ara yeni cikacak olan macintosh adli bilgisayar acin ayri bir ekip kuran jobs sirket icinde lisa ve mac ekibini birbirine dusurmus hatta tekme tokatli kavgalar bile yasanmistir. bu olaylari jobs gulerek ve kurnazca izlerkene sirket yonetimi eyvah bu herif firmayi batiracak diye buyuk endiseler duymuslardir. bu siralar da apple a ziyarete gele bill gates firmanin buyuklugunu, isleyisini vs gorunce ohaa diyip soke olmustur. gates ile gorusen steve onu daha da soke etmek ve havasini basmak icin daha henuz piyasaya cikmamis olan gizli macintoshunu gostermistir. hayatinda ilk defa mouse u ve gui menuleri. ikonlari goren gates hayatinin en buyuk saskinligini yasamistir. bu siralar bi baltaya sap olmaya calisan gates software piyasasina girmek istedigini ve macintosh icin programlar yazabileceklerini soylemis ve steve de o na guvenerk kabul etmistir. program yazabilmesi icin gerekli olan sistem kodlarini alan gates bu kodlarla gizliden gizliye macintosh isletim sisteminin kotu bir kopyasi olan windows adli programi yapmaya baslamistir ve macintosh icin hicbir software de yazmamistir. jobs un projesi olan macintosh; felsefesi, hardware ozellikleri, softwareleri, gui isletim sistemi ve laserwriter ile bir devrim yaratmistir. ne varki apple in baskanligini kendi istegiyle devreden steve pepsici john un bilgisayar ve sanattan anlamadigini gormus ve ayagini kaydirmaya calismistir. bu cabalari ogrenen john ise gucune guc katmistir. zarar ustunde zarar eden apple r baska bircok yoneticilerle de calismis ama 1997 de gorevi jobs a vermistir. steive jobs un ilk projesi olan imac satis rekorlari kirmis, sirket yillardan sonra kar etmeye baslamistir. akillanan ve profosyonellesen steve tam bir yonetici olmustur. apple in yonetimine tekrar getirildiginde yaptigi ilk is hisselerin %5 ini bill gates e satmak olmustur. g3 g4 macos x imac ibook itunes itools cube 22"cinema display hep onun ve ekibinin projeleridir. ve yonetim kurulu bu basarilarindan oturu kendisine bir jet ucak almistir.


    (yeti - 9 Haziran 2001 18:54)

  • comment image

    vizyonerdi, pazarlamacıydı, liderdi. başka bi numarası yoktu. o olmasaydı mağaralarda yaşamazdık. en fazla apple şayet var olursa hp gibi, dell gibi bi şey olurdu.

    kişilik olarak ise hiç öyle özlemle anılacak biri değildi, aksine puştlukları çoktu. avatarını falan siyah-beyaz steve jobs resmi yapanlar ise çok ağır geri zekalıdırlar.


    (forrestgump - 10 Kasım 2014 00:19)

  • comment image

    applein ceosu. verdigi bir roportajda apple'in sirrini gayet makul bir sekilde aciklar. aklimda kaldigi kadariyla ozetleleyim...

    apple, bunyesinde hem hardware hem software ureten bir firma. bunun boyle olmasi da apple'in basarisini ortaya cikartiyor. bilgisayari a'dan z'ye olusturan her sey ayni firmadan ciktigi zaman uyumsuzluk diye bir sey kalmiyor. yani "x anakarta y ekran kartini taktim ama uymadi" gibi durumlar apple'da sozkonusu degil. steve jobs diyor ki bu konuda: "bir terslik oldugunda her sey kontrolum altinda oluyor cunku ilgili konuda kime firca cekecegimi biliyorum" *


    (synesthetic - 30 Temmuz 2006 12:44)

Yorum Kaynak Link : steve jobs