IMDB Puanı   : 8,9
Oy Sayısı         : 251.473
Süre                : 1 Saat
Çıkış Tarihi     : 04 Aralık 2011 Pazar, Yapım Yılı : 2011
Türü                : Drama,Heyecanlı
Taglar             : antoloji,Iki kelime serisi başlığı,Seri başlığında renk,Gelecek,Distopya geleceği
Ülke                : İngiltere
Yönetmen       : Otto Bathurst (IMDB), Euros Lyn (IMDB)(ekşi), Brian Welsh (IMDB)(ekşi), Owen Harris (IMDB)(ekşi), Bryn Higgins (IMDB), Carl Tibbetts (IMDB)
Senarist          : Charlie Brooker (IMDB)(ekşi),Jesse Armstrong (IMDB)(ekşi),Konnie Huq (IMDB)
Oyuncular      : Daniel Kaluuya (IMDB)(ekşi), Toby Kebbell (IMDB)(ekşi), Rory Kinnear (IMDB)(ekşi), Hayley Atwell (IMDB)(ekşi), Lenora Crichlow (IMDB)(ekşi), Jessica Brown Findlay (IMDB)(ekşi), Tom Cullen (IMDB)(ekşi), Lindsay Duncan (IMDB)(ekşi), Jodie Whittaker (IMDB), Domhnall Gleeson (IMDB), Chloe Pirrie (IMDB), Michael Smiley (IMDB), Paul Popplewell (IMDB), Donald Sumpter (IMDB), Jason Flemyng (IMDB), Claire Keelan (IMDB), Tuppence Middleton (IMDB), Rupert Everett (IMDB), Tom Goodman-Hill (IMDB), Sinead Matthews (IMDB), Tobias Menzies (IMDB), Julia Davis (IMDB), Rebekah Staton (IMDB), Anna Wilson-Jones (IMDB), Christina Chong (IMDB), Patrick Kennedy (IMDB), Rhashan Stone (IMDB), Ashley Thomas (IMDB), James Lance (IMDB), Alastair Mackenzie (IMDB), David Fynn (IMDB), Jimi Mistry (IMDB), Indira Ainger (IMDB), Kenneth Collard (IMDB), Daniel Lapaine (IMDB), Alex Macqueen (IMDB), Karl Collins (IMDB), Jay Simpson (IMDB), Pip Torrens (IMDB), Kerrie Hayes (IMDB) >>devamı>>

Black Mirror ' Dizisinin Konusu :
Black Mirror, İngiliz Channel 4 kanalında 4 Aralık'ta yayınlanmaya başladı ve 3 haftada sona erdi, zira 3 adet birbirinden bağımsız kısa film gibi bölümü var. Öyle ki her biri farklı yazar, yönetmen ve oyunculara sahip. Üstelik süreleri bile farklı. Üçlemenin ortak paydası ise hayatımızı kolaylaştırması beklenen teknolojinin, bizi nasıl avucuna aldığı ve sosyal yaşantımızı nasıl da alt üst ettiği

Ödüller      :

BAFTA:BAFTA TV Award-Best Make Up & Hair Design


  • "biri gelmiş. bütün dünyaya ayarı 6 bölümde vermiş ve gitmiş. bunu da gayet güzel bir prodüksiyonla yapmış. insan arkasından ağzı açık bakakalıyor."
  • "2.bölüm;cehennem her gün uyanıp neden orada olduğunu bilmemektir."
  • "erol ve ergün halil isminde iki türk vatandaşımızın da katkısının olduğunu gördüğümüz dizi. sevindik hani."
  • "ikinci bölümündeki jüri id (zenci), ego (rupert everett) ve süperegoyu (kadın) temsil etmiyorsa ben de bi halt bilmiyorum demektir. ne güzel alegori yapmışlar."
  • "genel olarak biraz yüzeysel kalsa da, değişik bir iş olarak izlenebilecek bir yapım. o değil de, bu eserin ikinci bölümünde yer alan zenci eleman okan bayülgen değil de kimdir, ha, kimdir? haha"
  • "ikinci bölümünde acun'u görebileceğiniz dizi."
  • "2. bölümünü baudrillard, final bölümünü foucault izleseydi bu dizinin fikir sahibine 'aferin len' derlerdi."
  • "15 million merits bölümündeki abi adlı kızımızın seslendirdiği şarkı irma thomas'ın anyone who knows what love is (will understand) adlı eseridir."




Facebook Yorumları
  • comment image

    ilk bölüm ile ilgili fena fena spoiler

    --- spoiler ---

    ingiltere dediğimiz memleket tarihinde lady godiva'yı çıkarmış bir memleket. bilmeyenler ve yeniden dinlemek isteyenler için lady godiva, kocası bilmemnere dükünün çok ağır vergiler dayatması sonucu halkı düşünerek vergileri indirmenin bir yolunu aramaktadır. kocası da buna der ki "eğer şehirde at üstünde çırılçıplak gezersen vergileri geri indiririm". lady godiva da bunun üzerine şehirdekilere önceden haber saldırtır ve söylediği saatte çırılçıplak at üstünde gezer. halk ise bu iyiliğinin karşılığı olarak evlere kapanır, perdelerini kapatır. sadece tom adlı bir kişi onu gözetler ve ilahi adalet sonucu adam kör olur. adı da röntgenci tom (peeping tom)'a çıkar.

    bundan sonra diziye geliyoruz, yani günümüze. domuzu beceren bir başbakan, bunu da birinin hayatını kurtarmak için ve halkın da baskısı ile yapıyor ama kimse lady godiva zamanındaki gibi televizyonlarını kapatmıyor. canlı canlı, bir küsur saat boyunca önce ilgi ile sonra da "eh, yeter be artık." diye diye izliyorlar.

    alem peeping tom olmuş, haberimiz yok.

    ---
    spoiler ---


    (aychovsky - 21 Şubat 2014 17:07)

  • comment image

    biri gelmiş. bütün dünyaya ayarı 6 bölümde vermiş ve gitmiş. bunu da gayet güzel bir prodüksiyonla yapmış. insan arkasından ağzı açık bakakalıyor.


    (ssg - 14 Mart 2013 16:12)

  • comment image

    her bölümü bana katatonik ruh-beden hali yaşatıyor. bir süre durup kendime gelmeyi bekliyorum.

    spoiler yok.

    konserler... insanlar müzik dinleyip eğlenmeye gidiyor. canlı canlı dinlemeye o çok sevdikleri grupları vs. değil mi? napıyor bu konserdeki insanlar? elleri havada, telefonlarıyla kayıt yapıyorlar. sahnedeki adamları canlı canlı seyretmenin anını filan yaşamıyorlar. yok o an. sadece kayıt yapıyor. dinlemek yok. izliyor. telefonlu eller havada. biz saflar da sağ sol yapıyoruz ellerden sahneyi görebilmek için. bu konserin kaydı zaten alınmıyor mu? ulaşılır, bak youtube gibi bir mecra var. yetmiyor değil mi o telefonla kayıt yapıp paylaşacaksın. herkes o konserde olduğunu bilmeli. sevdiğin şarkıyı kaydet, o anı ölümsüzleştir. yine açık bir kapı var bu durumda. anlaşılabilir. ama bunu geçtim.

    çok değil 2 gün önce haberlerde seyrettiğim bir cenaze töreni... tabut taşındığı süre boyunca sevgili insanlar ellerinden akıllı telefonlarını düşürmedi, bütün töreni kaydettiler. tören dediğim de tabutun taşınma merasimi işte. yahu şaşkınlık verici; bu adam bu görüntüyü telefonuna kaydediyor, sonra canı sıkılınca açıp seyrediyor öyle mi?

    facebookta ölüm haberlerini beğenenler var. "falanca bunu beğendi." neden? nesini beğendin? çok mu güzel bir haber? hayatın gerçekleri değil mi? insanlar ölüyor.

    peki sen? yaşıyor musun gerçekten?

    neden kayıt altında her an? sadece özel değil sıradan anlar da böyle. insanlar unutmaktan mı korkuyor? bu kadar kaydı açıp izleyen var mı? izleyince ne ifade ediyor peki?

    aşırı bir tepki mi bu, bilmiyorum. bu durum beni korkutuyor. bütün bunlardan kaçınmaya çalışmama rağmen kapılıp gitmekten de korkuyorum. hissiz bir seyirciye dönüşmekten korkuyorum.

    sözde bilgi çağımız "artık edinmek istediğim her bilgiye internetten ulaşabilirim" çağımız "artık hiçbir şey öğrenmeme gerek yok nasıl olsa google var"a dönüştü. hiç düşündünüz mü internet olur da yok olursa ne yapacaksınız? ya da sizden geriye ne kalacak? bizden, bizden.


    (okurumokursunokur - 25 Şubat 2013 03:50)

  • comment image

    geleceğin insanına ve yaşam normlarına fütüristik yaklaşımlar getiren mini dizi. aslında teknolojiyle bütünleşmiş ve teknolojiyle dönüşen yaşamların geleceği, üzerinden çok malzeme üretilebilecek bir konu ve devamının mutlaka gelmesi gerekir diye düşünüyorum.

    --- spoiler ---

    dizinin ilk bölümü beni ikinci ve üçüncü bölümler kadar etkilemedi. ilk bölümün tek etkileyici noktası sanatta üretenlik ve orijinallik sorunununda geleceğin kitle iletişim araçlarının rolüne dikkat çekmesiydi. yoksa bir başkanın bir domuzu düzmesi sadece bir sembol. bir sanatçı insan ruhunun kafeslerini eleştirmek için eğer teknolojiyi hedef alacak olursa nerelere varabilir sorusu güzel işlenmişti.

    ikinci bölüm zaten başlı başına "hakkaten abi, işte varacağımız nokta sonunda bu olacak" dedirten cinstendi. öyle bir teknolojik çağda yaşıyoruz ki, en derin hislerimiz, içimizden, ruhumuzdan kopan isyanlar teknoloji, beyaz perde ve sahne ışıkları altında hemen sıradan bir tüketim objesine dönüşüyor. düşünecek olursak en saygın antik filozofların sözlerini, din büyüklerinin vecizlerini, facebook twitter gibi ortamlarda paylaşan insanlar bunları sadece basit bir "like" alabilmek için (belki de o düşünceyi pratikte hiç uygulamadığı halde) paylaşıyorlar. ama insanların dikkat ettiği şey ne söylediğin ne paylaştığın değil, hamlenle ne kadar rating alabildiğin olmuş.

    ikinci bölümde aynı zamanda fütursuzca yapılan teknoloji tüketiminin eleştirisi de yapılmakta. siyahi adamın bulunduğu bölge aslında işçi sınıfını temsil etmekte, ve bu sınıfın olanakları sınırlı. ancak ilginç olan, bu sınıfın, olanaklarının üzerinde hedefler peşinde koşması. bu noktada, o küçük odaları sadece küçük yaşamlar olarak düşünmeyin. bakış açınızı biraz değiştirin ve odayı sahip olduğunuz bir teknolojik alet olarak düşünün. bir cep telefonu gibi ya da lcd televizyonunuz gibi. günümüz orta sınıf insanı bütün gün zor şartlarda çalışıyor, kendisini, ruhunu ortaya koyuyor ve tasarrufta bulunuyor. fakat ne için? daha büyük bir oda için. metoforik açıdan bakarsak daha güçlü bir telefon ya da daha iyi çözünürlüğü olan bir lcd için. fakat en sonunda, aslında temelde satın aldığı şey görüntü. gerçek birşey değil. bölümün sonunda dikkat ederseniz siyahi adam daha büyük bir odaya geçti (olanakları daha geniş bir teknolojik aletin satın alınması gibi) ve oranın manzarası ilk odadaki gibi basit bir teknoloji değildi. tıpkı telefonunda eski bir tft ekran teknolojisi olan adamın retina display telefona geçmesi gibi. bana göre verilmek istenen mesaj, özünde teknolojik tüketimin hedefinin bu olmaması gerektiği. teknoloji bizi daha mutlu insanlar yapmayacak.

    yine ikinci bölümle ilgili jüri konusuna ayrıca eğilmekte yarar var. günümüz televizyon dünyasında artık hemen hemen her yarışmada bir jüri var. bu jüri bazen halkın tanıdığı üç beş kişi oluyor bazen de bilinçli olarak oraya konulmuş seyirciler oluyor. beyaz ekrandan sizin için düşünen, sizin için yargıda bulunan insanlar sizin değer yargılarınızı yeniden biçimlendirmeye çalışıyorlar. tıpkı modern koyun çobanları gibi. bölümdeki programları izleyen seyirciler, en sonunda bir şekilde etkilenip jürinin yönlendirdiği kararlara katılmaktalar. bu korkunç birşey. tıpkı bizim için düşünen bilgisayarlar gibi günümüz insanı artık kendisi için hisseden insanlara da sahip olmuş.

    üçüncü bölüm malum hiç girmiyorum. üçüncü bölümde işlenen konu uzak bir geleceği de yansıtmıyor bence. şu an sanal dünya bir dışsal hafıza olarak gittikçe gelişmekte. üçüncü bölüm bu konuyu daha pratik bir düzlemde ele almış.
    ---
    spoiler ---


    (sirensoul - 17 Aralık 2012 15:36)

  • comment image

    hayatımda izlediğim, animatrix ile beraber en güzel şey. film, belgesel onca dizi içerisinde. öncelikle şunu söylemek isterim ki, bu dizide anlatılanlar birer korku ütopyası değil, ütopya kelime anlamı dolayısıyla ulaşılması mümkün olmayan bir alternatif gerçekliği ifade eder. distopya ise, köklerini gerçekliğe salmış bir korku kurgusudur. distopya, ulaşılması mümkün olanın, var olanın negatif yönleri ile değerlendirildiği bir tutumda ve gidişatın negatife olduğu kabulünde yaratılır. bu sebeple belki distopya denebilir ancak diziyi belirli bir düşünce ve bilinç temeline sahip bireyler izlediğinde anlayacaktır ki anlattıkları aslında günümüz toplumunun, insanının ve teknolojisinin adında da belirtildiği üzere siyah aynasıdır. anlattıkları hem mevcut halimiz, hem de potansiyel gidiş yolumuzdur.

    --- spoiler ---

    bölüm 1: bence serinin en zayıf halkasıydı, tabi bu yine de mükemmel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. internetin kontrolsüz ve sınırsız kullanımı ve toplumsal duyarsızlık ön planda işlenen konular. ödüllü bir aktörün ingiliz prensesini kaçırarak, serbest bırakma karşılığı başbakanın ulusal kanallarda domuz ile cinsel ilişkiye girmesi talebi öncelikle dumura uğratıyor sizi. videonun youtube'a yüklenmesi, buradan çoğaltılarak yayılması ve twitter üzerinde sürekli tag'lenmesi, hükümetin duruma el koyabilme şansını elinden alıyor. ingiliz halkı, başta internet üzerinde yapılan anketlerde başbakana destek verip bu olayın gerçekleşmesine karşı çıkıyorsa da saatler geçtikçe ve prensesin parmağının kesilerek yollanması ile fikir değiştiriyor ve "başka bir başbakan bulabiliriz ama başka bir prenses bulamayız" tutumuyla olayın gerçekleşmesine destek veriyor. başbakana baskı öylesine artıyor ki, kendisine eğer prensesi geri getirmek için domuzla ilişkiye girmezse, kendi gururunu bir insanın yaşamından üstte tutuyormuş algısı oluşacağı, halkın kendisini ve ailesini linç edeceği, can güvenliği dahi sağlanamayacağı söyleniyor. olayın gerçekleşeceğini, gerçekleşmesinden yarım saat önce yine teknoloji-tv yoluyla öğrenen aktör kendisini asıp, prensesi serbest bırakıyor. yani başbakan bir hiç uğruna domuzla ilişkiye girmek zorunda kalıyor diyebiliriz. insanların duyarsızlığı, adeta bir festival veya eğlence tadında toplaşan kalabalıkların tv karşısında ellerinde içkileri ve gülen suratlarıyla olayı beklemesi ile yüzümüze yüzümüze vuruluyor. geride başbakanın mahvolmuş bir aile hayatı, yaşanan olayın 21. yüzyılın en büyük sanat olayı olduğu söylentileri kalıyor. bu dizinin de neden böylesi bir sanat olayı olduğunu anlamamız için bir fırsat bu. kendini asan aktör neye dikkat çekmek için bu eylemi gerçekleştirdiyse, bu dizi bir başbakanı domuzla ilişkiye sokmadan, bir kurgu yoluyla aynı şeye dikkat çekiyor. gayet rahatsız edici, gayet dumura uğratıcı şekilde.

    bölüm 2: yine şahsımca dizinin en güzel bölümüdür. yaratılan tüketim toplumu, sistem ve sistemin en büyük aracı medya ve insanın bu büyük güç karşısında çaresizliği ancak böyle etkileyici ve rahatsız edici şekilde verilebilirdi. düşünün ki yıllar geçmiş, hayatımızda gerçeğe dair hiçbir şey kalmamış, ekranların ve sanallığın ağına düşmüşüz, kendi oğlumuz teknoloji bizi tamamen kapana kıstırmış ve yaşamlarımıza adeta ihanet etmiş, doople'mıza aslında var olmayan applicationlar indirmek, tüm gün bisiklet sürerek enerji üretmek dışında bir aktivitemiz kalmamış... bu sanal gelecek senaryosu malesef ki, günümüz yaşamına da bir ayna niteliği görüyor. heryerde karşımıza çıkan sınıfçı-egoist-bencil insanlar, hayatlarına vurulmuş zincirleri yetenek veya yarışma programlarında ünlenerek kırmaya çalışan ve bu yarışmalarda jüri ve toplum insafsızlığına duyarsızlığına kendini teslim etmiş insanlar, çaresi kalmayınca sisteme boyun eğmek zorunda kalan adeta yaşayan ölüler, teknolojinin hayatlarımızı kolaylaştırdığı kadar bizleri kendine ve sahteliğe tutsak etmesi sonucu bundan kaçamayan zavallı insanlar yadsınamaz şekilde günümüz toplumunun üyeleridir. bugün içinden kaçamadığımız şekilde varlığını sürdüren maaşlı kölelik, yerini hergün pedal çevirerek enerji üretmeye dayalı köleliğe bırakmış yalnızca, aynı monotonluk aynı ümitsizlik ile. artık porno reklamlarını izlememek için bile para ödediğiniz bir sistem düşünün. gözlerinizi kapatmanıza dahi müsaade edilmiyor. ve asıl elemanımız, aşık olduğu kızın yetenek sizsiziniz benzeri bir yarışma programına katılması için neredeyse tüm parasını harcayarak ona bilet alıyor. yarışmaya çıkmadan itaat içeceği içirilen genç kızın, pornocu olmakla tüm hayatını bisiklet sürerek geçirmesi arasında bir tercihe zorlanması, izleyicilerin kayıtsızlıkla "kabul et, kabul et" temposu tutması, ve sevgilisi pornocu yapılan bir adamın yaşadığı travma ve geçirdiği cinnet hali tüm rahatsız ediciliği ile gösteriliyor. tüm bu yaşananlar, başka bir evrene başka bir yaşam formuna ait bir gerçeklik veya bir kurgu değil, bu, günümüz yaşamının da gerçekçi bir resmi. ve son olarak sistemin kendisine karşı koyma eğiliminde olan ve bir şekilde insanların desteğini kazanan kişileri nasıl da evcilleştirdiğini, kendisine katıp ondan daha da güçlendiğini gözler önüne seriyor. bazen hayatın bu ağır vahşetinden kaçmak için çaresizce bir kabulleniş gelişiyor, bir medya maymunu olmayı tercih etmek zorunda kalmak ne kadar acı olsa da. yalnızca gerçek bir manzaraya bakarak yaşayabilmek için hayatı, pedalların yükünü atabilmek için omuzdan bir eğlence malzemesine dönüşmek göze alınabiliyor, kendi kişiliğinize-yaşadıklarınıza ve hatta varlığınıza ihanet içerisinde olsanız dahi.

    bölüm 3: yine müthiş bir bilimkurgu ve teknoloji eleştirisi olarak karşımıza çıkıyor bu bölüm de. günümüzde twitter, facebook ve bilimum sosyal ağlar ile anılarımızı ve yaşantımızı kayıt altında tutmaya başladık. gittiğimiz mekanlardan, o anki düşüncelerimizden, yüklediğimiz fotoğraflar ile o anki görünümümüze kadar. anlatılan teknoloji ise bunun bir adım ötesi, yaşanan her anın kişinin gözlerinden kaydedildiği bir cihaz, adı grain. günümüz ilişkilerinin en büyük bitme-ayrılık sebeplerinden biri sosyal medya iken, böylesi bir teknolojinin insan hayatlarına verebileceği zararı yine en rahatsız edici şekilde yüzümüze çarpıyorlar. giderek paranoyaklaşan insanlar, birbirlerinin her bir anını bilmek isteyen sevgililer ve bunun getirisi olan güvensizlik, giderek daha da yerleşen teknoloji bağımlılığımız... dizideki "ben grain'siz yapamazdım" tarzı söylemler de çok manidar, bugün belli başlı teknolojiler olmasa yapamazdım diyen insanın, sanki insanlık tarihinin başından beri böylesi bir teknoloji hep varolmuşçasına teknoköleliğe evrilmesini anlatması açısından. bomboş evine grain'den bakarak anılarını yaşayan, karısından ayrılmış bir adamın, graini kesip çıkarmasını izliyoruz sonunda.

    ---
    spoiler ---

    ne kadar acı da olsa, toplumumuz böyle. yarattığımız bu hastalıklı medeniyet bu şekilde işliyor. teknoloji hayatlarımızı kolaylaştırdığı kadar belki de ondan fazla mahvediyor bizleri. öylesine duyarsızız ki, hala birşeyler anlatmaya çalışan böylesine kurgu, oyunculuk ve senaryo harikası cesur yapımların var olması bile bizler için büyük bir şans. meraklıları için, yeni sezonu önümüzdeki ocak şubat aylarında yayınlanacak.


    (unknown89 - 13 Ekim 2012 17:04)

  • comment image

    --- spoiler ---

    ikinci bölümündeki jüri id (zenci), ego (rupert everett) ve süperegoyu (kadın) temsil etmiyorsa ben de bi halt bilmiyorum demektir. ne güzel alegori yapmışlar.

    ---
    spoiler ---


    (dasdafavcx - 4 Ekim 2012 15:16)

  • comment image

    harika bir dizi, ben bu kadar iyi olacağını beklemiyordum.

    --- spoiler ---

    yazarların bazıları 2. bölümü distopya olarak nitelendirmiş, öyle değil. çeşitli metaforlarla günümüzdeki hayatı anlatmış bu bölümde senarist.

    - pedal çevirmek, "her gün monoton işine gidip gelmek ve hayatını sürdürmek için para kazanmak" anlamına geliyor.
    - şu hayatta satın aldığın her şeyin (elbiseler, çantalar, smartphone'lar vs) sanal olduğunu, oradaki insanların avatarına bir şey olmasına benzeterek vurguluyor.
    - monoton hayattan tek kurtuluş yolunun bir şekilde(ama şarkıcı, ama porno yıldızı) ünlü olmak olduğu günümüz sistemini yansıtmış ayrıca.

    mesela bizim zenicinin yanında pedal çeviren ve görevlilere kötü davranan eleman; ortalamanın üstünde kazanan abuk sabuk şeylere para harcayan, yaşadığı hayatı sorgulamayan ve sınıf ayrımcılığı yapan biri. yok mu çevrenizde böyle birileri cidden?

    arada biri sisteme karşı gelirse, ki bizim zenci arkadaş, sistem ona makam veriyor ve potasında eritiyor. bir zenci arkadaşa bakın, bir de bizim okan bayülgen'e.

    sözün özü ikinci bölüm distopya değil, günümüzü anlatıyordu.

    ---
    spoiler ---


    (somebody elses lover - 8 Ağustos 2012 11:14)

  • comment image

    --- spoiler ---

    ilk bölümün konusu zamanında hakan günday'ın piç isimli kitabında hakan'ın söylediklerini hatırlattı bana. şöyle ki;

    ....bir süre sonra uçağı kaçıranların ne isteyebileceğini düşündüm. ve aklıma şu geldi; ya ''hakan çırılçıplak soyunup cnn'e çıkmazsa uçağı düşürürüz'' derlerse? bir an için çok korktum. sanki gerçekten böyle bir talepte bulunabilirlermiş gibi geldi bana. ya da daha kötüsü: ''hakan annesiyle sevişecek ve bunu bütün dünya televizyondan seyredecek, yoksa uçaktaki iki yüz elli kişi ölür.'' tam bu düşüncelerle boğuşuyordum ki korsanın sıradan, salak bir terörist olduğunu söylediler...

    ---
    spoiler ---


    (greyback - 5 Mayıs 2012 21:43)

  • comment image

    genel olarak biraz yüzeysel kalsa da, değişik bir iş olarak izlenebilecek bir yapım.

    --- spoiler ---

    o değil de, bu eserin ikinci bölümünde yer alan zenci eleman okan bayülgen değil de kimdir, ha, kimdir? haha

    ---
    spoiler ---


    (liquid - 12 Nisan 2012 12:51)

  • comment image

    karayna

    --- spoiler ---

    evet, konumuz üç bölümlük dizi. ingiliz dizisi. zaten bu ingilizlerden dizi denince korkacaksın arkadaş. 100 yıllık sherlock holmes’u bile, öyle böyle yine üçer bölümlük dizilerle gözümüze sokmadılar mı? hiç ama hiç bu kadar etkileyici olacağını tahmin etmemiştim. yani bütün sherlock holmes kitaplarını çocukken de yalamış yutmuş biri olarak, üç bölüm dizi yapıp sonrasında bir buçuk sene sezon arası verince yeniden üzerinden geçtiğimi biliyorum. bence çok çok başarılı.

    sadece sherlock mu? değil. şu sıralar vizyonda seyirciyle buluşmuş, “tinker, tailor, soldier, spy” var mesela. bu dizi film ilk versiyonu ile göz doldurur. bizi bizden alır. zor ama çok zor anlaşılır. çok dikkatli olmak gerekir. ama sonrasında insan mutlu olur tabii biraz korku ile karışık. sonra komedi dizileri de şahanedir. öncelikle “emret bakanım” ve “emret başbakanım” sonra bir efsane sadece 3 sezonluk ve bölümü yirmi kusur dakika olan “black books” vardır. daha da “absürt” isterseniz “physcoville” biçilmiş kaftandır. bu böyle gider. daha sayamadığım bir sürü örnek var. yani ingiliz dizileri gerçekten çok güzel ve özeldirler.

    şimdi yeniden kara aynalara dönelim. üç bölümü de aynı insan evladı yazıyor. insan evladı diyorum çünkü demesek şaşırılabilir. tüm senaryolarda bir parça dahi eksik-gedik saçma yön yok. şaşırtıcı.

    ilk bölümden başlayalım çözümlemeye.

    bölüm 1: “the national anthem” çevirisi ulusal marş. sanırız konusu yüzünden, üçlemenin en çok konuşulan bölümü.

    ben de hemen rezil edeyim seyretme zevkinizi. ya da etmeyeyim gidin önce diziyi izleyin sonra okuyun. benden günah gitti.

    konu: “başbakan, domuzu şeediyor” ne güzel değil mi konuyu bağladık. ancak biraz açsak iyi olacak. cüneyt özdemir “medya eleştirisi” olarak yorumluyor ama bu eleştiriyi içinde barındırıyor diye hızlıca geçmek çok büyük haksızlık olur. burada aslında gösterilmek istenen, doymak bilmeyen medya hırsı yüzünden olanlar değil.

    efendim konu basit. akıllı ve tabii ciddi teknoloji bilen eylemciler, kraliyet ailesinin güzel ve gencecik kızını kaçırırlar. o gün saat 16.00’da başbakan canlı yayında, bir domuz ile beraber olmazsa kraliçe öldürülecektir. hatta kaçıranlar öyle bir çekim ve şetme şartları (teknik talimat) koşmuşlar ki, önceden bu konuya ciddi kafa yormuşlar belli ki, başbakanın bundan kaçması olası değildir.

    pekiyi, başbakan yeni uyandığında, “böyle bir şey olmayacak değil mi?” diye yanındaki kurmaylarına sorduklarında kafa sallamaları oldukça ironik. dizinin sonunu belli eder gibi. kaçamak.

    başbakan, bu video yayılmasın dediğinde panikle emirler yağdırır. ilki “parlak kırmızı uyarısı” sonra bitirmeden sıralar “super fucking godzilla with ten inch whitehall fangs” işte burası çok komik. 25 cm’lik ingiliz hükümeti azı dişi olan süper ve s.kici godzilla (dev dinozor), işte size türkiliş çevirisi. çok şaşırdığımı ve ironik bulduğumu ve tabii çok beğendiğimi de beyan edeyim.

    işte burada işler patlıyor. sadece 9 dakika yayında kalan bir videodan bahsediyoruz. öncelikle gece vakti yayınlanan bir videoyu ingiliz hükümeti 9 dakika sonra yayından kaldırabiliyorsa geri kalan kopyaları da silebilir. ancak merak etmeyin bu fotomontaj deniz baykal videosu değil. hemen kaldırılmıştır. şansıma ben seyretmiştim ya neyse. çok da önemli bir şey değildir. bunu bizim telekomünikasyon idaresi’nin başarısı olarak mı görüyorsunuz yoksa bazı yabancı istihbarat kurumlarına haber uçmuş mudur?

    öncelikle video paylaşım sitelerinin bu durumunu bilen hükümetlerin veri gönderimi sırasında filtrelemeleri vardır. bunu düşünemez olamazlar. ben şunu biliyorum.

    ayağım kırılmıştı. evdeyim mecburen. iyi de bir kırık. üzerine basamıyorum ayağımın. bir uydu kartı aldım. digiturk vardı eskiden bizim evde. zorla şerle iptal ettirebilmiştim. ama evde kablosu duruyor. taktım karta. bir gecede 40 gigabyte kadar bilgi geliyordu. ooo ne güzel.

    ancak, benim yaptığım iş uydular arası istenen verileri toplamaktı. yani bir çeşme akıyor ve ben bu çeşmeye arada kabımı uzatıyorum. yalnız çeşmeden ne aktığını bilmiyorum. ne gelirse.

    dosya isimleri bile gelmiyor. ancak dosya soyadlarını filtreleyebiliyorum. sadece “pdf” dosyaları al diyorum. ertesi gün açabildiklerimi okuyup işime yarayan makaleleri alıyorum. daha çok arap ülkelerinden isteklere dâhil oluyordum. arapça doküman çok oluyordu. ancak bir gün filtreyi kaldırdığımda tüm dosyaların %90’ı kadar yoğunlukta kısa film gelmeye başladı. konulu olmayan bu filmlerin içeriklerini tahmin edebiliyorsunuz sanırım.

    yalnız bir şey oldu (usame bin ladin’in açıklama yaptığı zamanlar) ben de araştırdım. o iki gün o dosyanın aktarımı olmadı. kaynaktan kaldırıldı desem, bu hatta mailler de geliyor tüm internet bağlantısının dosya alma trafiği oradan geçiyor. sistem tüm verinin belirli bir patern içerdiğinde kesebiliyor. kısacası bu şekilde bir kaçak oldukça zordur. yani bir şekilde yayılan veri, türkiye örneğinde olduğu gibi hükümet isterse dağılımı kesilebilir. sonra, “prensesin yok olduğu” bir şekilde basına sızmış olabilir. eğer kaçırıldı haberi yayılmazsa, prenses tatildedir denir ya da saklanabilir falan filan.

    kısacası realiteyi kenara bırakalım. kurgu bu. hem de güzel bir kurgu. zevkine varalım.

    bundan önce de medya eleştirisi yapıldı. uçak kaçırılıyor, (cep telefonu olmadığı zamanlar) kurtarma timleri bir operasyon düzenliyor, teröristlerin dikkatinin dağınık olduğu zaman uçağın altında adam biriktiriliyor. operasyon yapılacak. eee tv kanalları ve hatta radyo bunu canlı yayınlama peşinde. teröristler çakıyor köfteyi. daha cep telefonu yokken, medya yüzünden düşülen durumları konu alan filmler, diziler yapıldı. hepimiz, “yapma, etme” dendiği halde, haber yapma hırsındaki gazeteci ve televizyonculara kızıp küfür ederdik. burada da var öyle bir hindu hanım kızımız. ona da değineceğiz.

    yalnız bu bölüme direkt “medya eleştirisi” demek çok kolaycılık olur. burada işi karıştıran ve yapılan hain eylemin de nüvesini oluşturan sorun; kişisel iletişim araçları. cep telefonunu geçtim. blog, facebook ve twitter. kişi kimsede olmayan bir veriyi oraya koyduğunda (paylaşmak deniyor ya) kendini kahraman hissediyor.

    ortalama bir virüsten daha hızlı yayılıyor yasak bilgi.

    neyse 1. bölümün ikinci bölümünde normal bir ingiliz vatandaşı daha kahvaltı etmeden yatakta youtube ile olayı görüyor. sonra hırslı bir tv kanalı yayın komitesi toplantısı görüyoruz. benim bildiğim toplantı böyle geçmez. olaya bir de patron müdahalesi olabilir. hah o sadece bizim ülkemizde olur, ingiltere’deki yayın kuruluşları bütünüyle özgürdür demek ne kadar mümkün?

    ilk kez hindu televizyoncuyu orada görüyoruz. ayyyyy nasıl da hırslı, nasıl da cazgır. bir de çirkin ama sonra nelere sebep oluyor biliyorsunuz.
    tv’nin genel yayın yönetmeni haber yapmayalım, “birinin hayatı söz konusu derken” cnn, fox ve al cezire’de yayınlandığı haberi geliyor. işte burası çok kritik. bu şu demek, kraliyet ailesi’nin yanında değil artık sam amca. işte, burası oldukça önemli. abd ulusal çıkarları söz konusu olacak da, oradaki kanallar bir şey yayınlayacak. 9/11 sonrası gördük ki öyle bir şey olmuyor. zaten ingiltere’nin 9/11’i oluyor biz duruyoruz diye isyan ediyorlar hırslı televizyoncular. demek ki her ülkeye bir 9/11 lazım. çaktınız köfteyi, 9/11’lerin birileri tarafından ittirildiğini mi desem yoksa en azından böyle bir olay sonrası “birlik ve beraberliğimize en ihtiyacımız olan şu günlerde” şekilde başlayan demeçler…

    o sırada başbakanın sağ kollarından güçlü kadın, her ihtimale karşı bir şeyler ayarlıyor. film setinde bu işi efekt ile çözmek için emmy ödüllü bir hbo’ya iş yapan biri getiriliyor. adamın “imkansız” şeklinde gülmesi çok etkileyici tabii. teknik şartnameye gelince; el kamerası ve tabii devamlı hareketli çekim filan. olmayacak teknik şartlarla eylemciler her şeyi düşündüklerini gösteriyorlar.

    sadece %28’i izlerim böyle bir olayı diyor ilk başlarda.

    dizide inanılmaz güzel işlenmiş alt ayarlar ve göndermeler var. her biri çok ciddi düşünülmüş. istihbarat diyor ki ira ya da diğerleri yapmadı. hükümet demek ki onlarla görüşüyor. sonra medyadakilerin çok gizli çalışması gereken başbakanlıkta olanlarla olan bağı. bir gönül ilişkisi var. çok önemli bilgileri sen git tuvaletten gönderilen yarı çıplak bir poza ver. şaşırtıcı ama renk katıyor diziye.

    sonra da başbakan karısının durumu da var tabii. kadın başlarım ingiltere’sine de, kraliyetine de diyor. bana biraz tuhaf geldi. adam bunu kabul etmiş sana ne oluyor. ancak gel gör ki, ben kadınları anlasaydım hayatım daha farklı olurdu.

    bu arada yorum programında, “domuz” hayvanının “islam” ile olan ilişkisine gönderme yapılıyor. bu “islam” da her yerde başlarına bela bu uygar ülkelerin değil mi? tam o sırada rejiden diyorlar ki “daja korkutucu detaylara gir” deniyor. eh yorum programının yöneticisi de konuyu pişirdi sundu.
    sonra şu işte yerinin bulunması hususu var ki olayın ingiltere içinden yüklenmesi ilk seyrederken bile bana mantıklı gelmemişti. zaten yemedi. proxy konusunda bu kadar beceriksiz olacaklarını zannetmiyorum koskoca ingiltere uzmanlarının.

    başbakanlıkta çalışanların bu gizli bilgiyi dışarı vermeleri ve tabii daha operasyon olmadan iki adet rapor istenmesi çok mantıklı değil. tabii ki kurgu tabii ki izlenmesi gereken bir detay.

    bu arada başbakan yanındaki adam, bu olayın başbakanın genel olarak popülaritesini arttırdığını söylüyor. vay be. herkes memnun sanırsam. domuz bile. ?
    sonra operasyon oluyor. tabii en sonunda hırslı gazeteci kaçarken yanlışlıkla ayağından vuruluyor. askerler kadının yanına geldiklerinde ilk yaptıkları şey canım iphone’a birkaç el sıkmak. güzel detay.

    parmak kesilmesi işi sanırım bir zafiyet daha. benim bildiğim parmak geldiğinde kimin olduğunu anlayacaklardır. sadece tırnak bakımından dahi anlarlar. dna’yı geçtim. tamam, dna testi zaman alacaktır ama bu çok çok özel bir durum.

    tvitler ise fena. zaten domuzu halledecek olan aktörün fotosunun yayılması inanılmaz. bunun yanında kesik parmak sonrası geçen tvitler oldukça rahatsız edecek. örneğin başbakan karısı tvitleri okurken bir kullanıcı “zavallı domuz aids olacak” diyor.

    tabii bir de “başka başbakan buluruz ama başka prenses bulamayız” yorumu da üzerine gelince…

    şimdi size diziyi böyle magazin haberlerinde bir daha haber yapanlar gibi ıslatıp sunuyor oluyorum ama bir altlık yapmak gerekirdi. twitter çok acayip bir mecra. facebook ayrı o ayrı. şimdi twitter’da tvit atarken kişilerin, süperegoları iflas ediyor. “ay çok küfürlü yazıyorlar” diyecek değilim. olay küfürden de öte. 140 karakterde tüm konuşma ve iletme kuralları yok ediliyor.

    merak etmeyin “ahlaklı olmalıyız, hayat güzel olmalı” da demiyorum. önemli olan, artık tek bir hareketle vasıfsız ya da haksız bir söylemin yüzlerce binlerce kişinin önüne gelmesi. bu acımasızlık varken bir de buna twitter ahalisinin garip ve tahmin edilemez reaksiyonlarını da ekleyin. kullanıcı artık bilgisayar ekranının önünde olmasının verdiği süperego iflasının yanında ortaya attığı yazıların çorbanın bütününde nasıl bir tat bırakacağını bilmiyor ve merak etmiyor.
    söz uçar yazı kalır derler ya, yazı da uçuyor. kalan sadece sonuçları.

    sonuç: %28 yerine %86 talebin yerine getirilmesini istiyor.

    sonunda gidiliyor tv stüdyolarına. bu yayını kaydetmeyin izlemeyin uyarısını dikkate almayan bir sürü adam. sonra kendinize soruyorsunuz izler miyim diye?
    psikologların yeterince uzun sürdümelisin ve tabii dikkat et domuz zevk almasın söylemleri ise. inanılmaz etkileyici.

    olanlar oluyor. başbakan 1 saat çalışıyor. şaşırtıcı ya neyse, o kadar derine inmeyeyim. parmağı kesik bir adam basit bir tamirci. kendini intihar ediyor. “kendini intihar etmek” olmaz demeyin, olur. bu adamın prensesi kaçırıp bu şantajı yapamayacağı ortada. birileri bu işi yapmış ve belli ki bu adamdan bir parmak almışlar. adam da olay dahil olduğunu görüp kendine kıyıyor. yüksek ihtimal böyle.

    sonra prenses daha bu işi yapmadan önce salıveriliyor. bir şekilde başbakanın onu kurtardığı söyleniyor. başbakana da aynı şekilde yalan... herkes memnun.
    başbakan bir daha kazanıyor seçimi filan karısı da ona artistik yapıyor falan filan.

    burada işlenen bir medya eleştirisi değil bence. burada sosyal medyanın ustaca kullanılması söz konusu. ancak kullanan eylemciler mi yoksa başbakanın bir daha seçilmesini isteyenler mi? bunun sorulması lazım. sanırım yönetmenin derdi bu.

    ---
    spoiler ---

    diğer bölümleri de bir çırpıda seyrettim. ileride size sunacağım fikirlerimi.


    (ucurulmusayasofya - 2 Nisan 2012 20:29)

  • comment image

    the national anthem, fifteen millions merits ve the entire history of you olmak üzere 3 bölümden oluşan, bir oturuşta bitirdiğim ve herkesin belirttiği üzere-dizi izleyen biri olmamama rağmen- son dönemlerin en kaydadeğer dizisi. (bence.) ince elenip sık dokunmuş, deyim yerindeyse zeki bir dizi. yapımcılar, çağımız dijital kirlilik yaşarken açığa çıkan semptomlara ve muhtemel sonuçlara ayna tutmayı denemişler. siyah soğutur, biliyoruz, dizi insanlıktan soğutuyor, geldiğimiz noktadan soğutuyor.

    cüneyt özdemir'e köşesinde belirttiği için teşekkürler...

    edit: bu başlıktan sonra dizilerin dibine vurmuşum yalnız. öğak.


    (dingildekrna - 11 Mart 2012 18:26)

  • comment image

    3 bölümlük dizi ingiliz dizisi. her bölümü bir film niteliğinde ayrı kurguya sahip. bir solukta 3 bölümü de izlenebiliyor. 3. bölümün ilk iki bölüme nazaran temposu düşük olsa da bütün bölümlerde o kadar iyi bir alt metin var ki takdire şayan. uzun süredir bu şekilde mide kasılması hissettiğim bir görsel yapıt olmamıştı.

    --- spoiler ---
    2. bölümdeki semboller o kadar yerinde ki ! bölümün sonunda esas zenci oğlanımızın oraya ne amaçla çıkıp kendini nerede bulması (ve bunu o itaat içeceği olmadan yapması) gerçekten acı acı güldürüyor.

    ---
    spoiler ---


    (yaraticilik0 - 28 Şubat 2012 07:08)

  • comment image

    x factorumsu bolumunde ruhlarimizin nasil ele gecirilebilecegi, bir insanin intiharinin, isyaninin bile nasil paraya cevrilebilecegi konusunda guzel gondermeler, gecirmeler yapiyor. "seyredin ulan kendinizi" diyor. seyredin ulan...


    (bosch kalfa - 12 Aralık 2011 00:52)

  • comment image

    twilight zone'umsu, 3 bölümlük, ingiliz yapımı iyi bir dizi. her bölümde mevzu farklı, ama günümüzde sosyal medya kullanımı bağlantılı bütünsel bir meşaz kaygısı var gibi. ilk bölümde halkın sevgilisi kraliyet mensubu bir genç prenses kaçırıldıktan sonra başbakan'ın başına gelenler anlatılıyor. buluşturunuz.


    (babaerenler - 7 Aralık 2011 11:03)

Yorum Kaynak Link : black mirror